13 Şubat 2014 Perşembe

O ARTIK MELEK...





Pakocan'ım artık tuvalden bakacak bize...

"Hayatlarına bir hayvanı kabul etmeden yaşayanların eksik yaşadıklarına inanırım ben.Ama yine de bugüne kadar bir hayvanınız olmasa da,sokak köpeklerinin size nasıl baktıklarına,gözlerinin içine sizi nasıl çektiklerine dikkat edin bir,bunun farkına vardığınızda herşeyi anlamaya başlayacaksınız bence..."








30 Aralık 2013 Pazartesi

YENİ YIL SENİN, KORKMADAN YAŞA...




Yaşamaktan onur duyacağımız, barış içinde, özgürce, sokaklarında şarkılar söyleyebileceğimiz bir ülke dileğiyle yeni yılınız kutlu olsun.


B.V.


23 Aralık 2013 Pazartesi

KABUS ...





      Bu nedir böyle? Geçen haftadan beri paçavraya dönmüş durumdayım.Eskiler, gribe, boşuna paçavra hastalığı dememişler. Yattığım yerde kabuslarla boğuşuyorum.
      
      Dünyanın bir köşesinde bir ülke...Bende o ülkede yaşıyormuşum. Muz Cumhuriyeti miydi neydi adı ? Ülkenin bir köşesinde çocuklar elektriksiz, soğukta, karın altında zatürre olup ölüyor, karın içinde ayaklarında terliklerle okula gitmeye çalışıyor, işsizlikten, borçtan kendini yakanlar...Derken bir olay patlak veriyor.Büyük yolsuzluk operasyonunun görüntüleri, telefon konuşmaları ortalığı sarıyor.Rüşvet, altın kaçakçılığı, kara para aklama, akıl almaz para miktarları...Dış mihraklar, karanlık güçler lafları...Aylardır destan yazan, ülkenin polis teşkilatının, hallaç pamuğu gibi atılması...

     Offfff daralıyorumm... Yeter uyandırın beni...


B.V.

13 Aralık 2013 Cuma

ERDAL EREN...



13 Aralık tarihinin hafızalarda acı, hem de çok acı bir gün olarak yer etmesinin nedeni güzel çocuk…



"bir söz bitişi gibi son buldu sevişler
bir yaz güneşi gibi eritir bu terkedişler
bir an duruşu gibi ömrün bitişi gibi
veda ederken aşk ateşi gibi söner iç çekişler.

aman aman yandım amman
acı yüzler kurşun gibi izler
son bakıştaki o gözler kaldı aklımızda"


diye haykırtan bir yaşamdır, bir ölümdür onunkisi, unutmamalı, unutulmamalıdır...


B.V.

9 Aralık 2013 Pazartesi

GOOD BYE LENİN !





“Kiev'de Lenin heykeli parçalandı.
Ukrayna'nın başkenti Kiev'de devam eden hükümet karşıtı gösterilerde bir grup Besarabska Meydanı'nda bulunan Lenin Heykeli'ni yıktı. Kalabalık grup, kırmızı granitten yapılmış heykele bir merdiven yardımıyla çıktı ve halatla aşağıdan çekerek yere düşürdü.

Ukrayna milli marşını okuyan eylemciler, balyoz ve çekiçlerle Lenin Heykeli'ni parçaladı. Olay yerine gelen polisinse duruma müdahale etmediği görüldü.

Pek ok kişi, heykelden hatıra parçası almak için birbiriyle yarıştı. Heykelden yaklaşık 40 kiloluk bir parçayı alarak lüks aracının bagajına koyan bir Ukraynalı ilginç görüntüler oluşturdu. Heykelin yakınındaki caddeden geçen araçlar da eylemcilere korna çalarak destek verdi.”



 Sabah bu haberi okuduğum zaman yıllar önce izlediğim “Elveda Lenin” filmini anımsadım. Sosyalizm ve yokoluşu bu kadar romantik bir şekilde daha nasıl anlatılabilir? Lenin heykeli aklımın en dramatik köşesinde…

“Annemin bıraktığı ülke, onun inandığı bir ülkeydi.Ve son saniyesine kadar da onu yaşamasına izin verdik. Artık varolmayan bir ülke, benim hatıralarımda hep annemle özdeşleşmiş bir ülke olarak kalacak.”

Film sosyalizme inanmış bir anne ile oğlu  arasındaki ilişkiyi anlatmaktadır.
Aktif bir sosyalist olan anne, geçirdiği kalp krizi sonucu sekiz ay boyunca komada kalıyor. Çıktığında ise hiç bir şey eskisi gibi değil. Duvar yıkılmış ve kapitalizm  Doğu Almanya'nın her noktasına nüfuz bayrağını dikmek için hızla ilerliyor. Bitkisel hayatta olan sadece kadın değil, sosyalizm de. ..Kalbi ve sosyalizm damarı son derece hassas olan annesine bu durumu belli etmemek için oğul yepyeni bir dünya yaratıyor neredeyse. Bu oyunun içine çevresindeki herkesi katıyor. . Hatta bunun için arkadaşıyla birlikte çektiği haber bültenlerini annesine izletiyor, annesinin istediği Doğu Alman üretimi turşuları bulup buluşturuyor. “Sosyalistmiş gibi” yapma oyunu için en hevesli olanların yaşlılar olduğunu görüyoruz. Zira onlar, sosyalist dönemde herkesin eşit pay edinmesinin verdiği rahatlıkla yaşarken, duvar yıkıldıktan sonra yaşlıları birer yük olarak gören kapitalizm tarafından dışlananlar ve çöpten yemek aramayı normal görmeye başlayanlar haline geliyor.
Heykel sahnesi kanımca filmin en çarpıcı anıdır. Yarısı kopmuş devasa Lenin heykelinin gökte süzülüp gitmesiyle, sanki, bir tanrı alt üst edilmiştir, o tanrı tüm şaşasıyla şehri terk etmektedir.


Yıkılan bir duvarın yıktığı umutlar, başkalarını korumak için kurguladığımız yalanlara bazen korumak istediğimiz insandan çok kendimizin ihtiyacı olması...
Mutlaka izlenmesi gereken bir film…

B.V.

5 Aralık 2013 Perşembe

DELİLER !


     George Orwell “delilik tek kişilik azınlıktır” demiş çok zaman önce…Belki de kişinin en saf hali, gerçek biz...
     Deliler genellikle " sahipsiz " kalmışlardır. Neden?
Çok basit. Hepimiz delilerden korkarızda ondan. Oysa onların herhangi bir insandan daha zararlı,daha tehlikeli olabileceğini kanıtlayan ne tek bir araştırma vardır, ne de bu doğrultuda istatistiksel veriler...
   
  "Bir hasta yatmıştı.Dosyasında, çıplak bir şekilde E5 i trafiğe kapattığı için polis tarafından getirildiği notu vardı.Neden yaptığını sorduğumda, "ceketkaplumbağaseykobeşezdiler" dedi    hızla, tek kelimeymiş gibi…

 Sonradan anladım ki, bir kaplumbağanın ezildiğini görünce sinirlenmiş, yolun ortasına dikilmiş; ama insanlar sağından solundan geçmeyi sürdürünce, soyunup giysilerini ve saatini (Seiko 5) koyarak yolu kesmeye çalışmış ama onları da ezerek geçmişler.”(Bakırköy Akıl Hastanesi’nin Gizli Tarihi)

   Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesinde bir dönem personele okuma yazma eğitimi vermiş olan Bedia Tuncer, bir taraftan da akıl hastalarıyla ilgilenmiş ve akıl hastalarının yazdıkları şiirleri derleyerek bir şiir kitabının yayınlanmasına vesile olmuş. 1964 senesinde Matbaa Teknisyenleri Basımevince İstanbul’da basılan kitap, belki de dünyada türünün tek örneği.


İşte o şiirlerden bazıları;
FİLOZOF ET
Doğdum büyüdüm okuma, başıma oldu dert;
Askerlik çağı, vazife itham, emir, terhis et…
Dünya evi varmış, anladım o da dert!…
Alnıma çizilmiş tımarhane elim akibet cür’et
Sonu ne olur bilmem ne bir adalet?
Uyan kabrinden ey ünlü filozof sokrat,
Yolunu öğret beni de filozof et…
Ya da Allahım yeter azat et!…


Şiirlerden bir tanesi “Şizofreni” ismini taşıyor ve şairimiz! kendisini akıl hastası olarak görenlere şaştığını ifade ediyor. Şiirin altına Bedia Tuncer’in aldığı not ise enteresan:
“Günde16 paket sigara içen hastanın şiirlerinden biri daha. Bu hastanın sigara içişi kadar giyinişi de enteresandır.” 



   
 Fazla söze gerek yok sanırım.
... Ve son söz Edgar Allan Poe'dan,

"delilik sandığınız şeyin sadece
duyuların fazla keskinleşmesi olduğunu
söylememiş miydim ben size?"


B.V.



3 Aralık 2013 Salı

CİNS KIRIMI...





"Şimdi dünya boşlukta yavaş
Sen bütün canlılardan uzaksın yalnızsın
Rüzgâr uslandı doruklarda
Dağ çiçekleri uykuya vardı
Ay bacadan aştı uyumaz mısın"

(Gülten Akın)



(Resim 100x100 B.V.)

               

2 Aralık 2013 Pazartesi

PAKOCAN


      16 Sene önce bir köpek sahiplenelim mi derken ansızın girdi hayatımıza. 2 Aylık güzeller güzeli,tatlı mı tatlı bir bebişti. O güne kadar hep sokaktaki kedi ve köpeklerle haşır neşir olmuştum.İlk aylarımız bir kabus gibiydi. Tuvalet eğitimi verene kadar, evdeki halılar silinmediği kadar silindi, yıkandı. Ama o kadar tatlıydı ki kızmak ne mümkün...Tuvalet eğitimi için verdiğim ödül çikolatasını bile, önce anlayamadı, her çiş yaptığında ödül alacağını sandı :) karşıma geçer , gözümün içine baka baka çişini yapar çikolatasını beklerdi. Büyüdükçe, bizi kızdırmaktan öte güldüren huylar ortaya çıkarttı. Ailecek evden çıktığımızda, banyodan tuvalet kağıdı sokak kapısına kadar antre boyunca çekilir, didik didik edilir, kapıyı açıp tam basacağımız yere bir çiş gölü bırakılırdı.Ve eve girdiğimizde, onu,banyoda kapının arkasında "ceza yeri"nde bulurduk.:) "yaparım, cezamı da çekerim" şeklinde kendi çapında meydan okurdu. Her zaman sokakta beslediğim köpekler olmuştur. Anneler, yavrular... Bunu hissettiği an,evde mamalarını saklamaya kalkar, dışardakilere her yemek götürdüğümde bana ait bir eşyayı dönüşte parçalanmış bulurdum.Kıskanç kızım benim:)Ama yine de kızamazdım ki...


    Onun maceraları anlatma bitmez. Onun sayesinde, etrafımızda, hayvanları sevmeyi, onları kabul edip saygı duymayı öğrenenler oldu. Şimdi 16 yaşının içinde. Ve yaşlanma süreçleri insanlar gibi... Kulakları ağırlaştı, hareketleri ağırlaştı, gözlerinde katarakt başladı, dişleri dökülüyor...
    Ona rahat bir yaşlılık sağlamaya çalışırken, ne yazık ki, veterinerinin yanlış bir operasyonu yüzünden son bir senemiz Veteriner Fakültesi kapısını aşındırmakla geçti.
    Bu sabah yine oradaydık. Hastalığı metastaz yapmış ve akciğerinde bir tümör mevcut. Sevgili Pako'm yaşlandıkca kendimi doğal sürece hazırlasam da, onu çaresiz görmek içimi çok acıtıyor. Bir köpek bir insanın ruhuna bu kadar derin mi etki eder? Hayatımıza renk, anlam ve sevgi katan Pako'mla belki de yolun sonuna geldik.
     Bir çok insana, tüm canlıların yaşam hakkına saygıyı ve hayvan sevgisini hissettirdiğin için, hayatımıza kattığın renk için çok teşekkür ederim SEVGİLİ KÖPEĞİM...

B.V.

29 Kasım 2013 Cuma

KATHE KOLLWİTZ' den CUMARTESİ ANNELERİNE...



“Her savaş kendisine cevap verecek başka bir savaşı içinde taşır.Her savaşa yeni bir savaş cevap verir, ta ki herşey paramparça oluncaya dek.İşte bu yüzden bu deliliğin son bulmasını bu kadar candan destekliyorum ve bu yüzden tek umudum dünya sosyalizmi”

Günlükler, 21 Şubat 1944

Ressam,oymabaskı sanatçısı ve heykeltraş Kathe Kollwitz… Sanat eğitimine 1884'te Berlin'de başlayarak, 1888-1889 yıllarında Münih'te sürdüren Kathe, 19. yüzyılın sonunda işçilerin ve halkın içinde bulunduğu olumsuz koşullardan, toplumsal adaletsizliklerden derinden etkileniyor, yapıtlarında gerçek yaşamda tanık olduğu insanlara ve olaylara yer veriyordu. Büyükbabasının "yetenekli olmak insana sorumluluk yükler" sözlerini aklından çıkarmayan ve "sanatçıyı çağının yarattığını" düşünen sanatçı, daha sonraki çalışmalarında hep açlık çekenlerin, ezilmişlerin, horlananların yanında oldu. 1894'te bir tıp öğrencisi olan Karl Kollwitz'le evlendi.



Kathe Kollwitz’in yoksulluk, isyan ve acıyla örülmüş çalışmalarına,Birinci Dünya Savaşı ile birlikte, ikinci oğlu Peter’i kaybetmesiyle ölüm de eklenir.
Kate Kollwitz, 78 yaşında, arkasında onlarca resim ve heykel bırakarak İkinci Dünya Savaşının bitmesini göremeden hayata gözlerini yumdu.



“Anneler Kulesi (Tower Of Mothers) birbirine sarılmış isyankar kadınlar…Tıpkı Plaza De Mayo anneleri, cumartesi anneleri gibi…
Cumartesi annelerinin yarın 453.haftaları…
“Her köşebaşında polis kimlik sorar
Bende yaremi çıkartıp gösteririm”
Hicri İzgören
Yarın günlerden CUMARTESİ ..VE BENİM ANNEM CUMARTESİ..


B.V.

18 Kasım 2013 Pazartesi

MUNCH | WARHOL




     CerModern ve Norveç Büyükelçiliği, yirminci yüzyılın en sıradışı ve yaratıcı iki baskı ustasını, Edvard Munch ve Andy Warhol’u sıradışı bir sergiyle Ankaralı sanatseverlerle buluşturdu.
Dönemindeki   (1863-1944)  diğer bir çok sanatçı gibi empresyonizm ve post empresyonizm in etkisinde kalmasına rağmen daha çok ekspresyonizm in gelişmesine önemli bir katkıda bulunmuş olan Edvard Munch'ün en ünlü tablosu yalnızlık korku ve toplumsal yabancılık gibi kavramların çok enfes bir biçimde şekil aldığı “çığlık” tablosudur.






     Andy Warhol popart ın babası…Sergi, bu sıradışı iklinin, Varoluşçu-ekspresyonist Edvard Munch   ve sakin ve bağımsız Andy Warhol’un   belirgin benzerliklerini ortaya çıkarmak amacıyla yine sıradışı iki küratör Patricia G. Berman ve Pari Stave tarafından derlenmiş. Yirmi yedi seçkiden oluşan sergide, Munch’ün yüzyılın başlarında ürettiği dört taşbaskı serisi olan Çığlık, Broş, Madonna, Eva Mudocci ve İskelet Kol adlı dört motifinin baskılarının  1984 yılında Warhol tarafından çok özel tekniklerle yaratılan pano baskı serilerinin yeniden formülasyonu sunulmaktadır.




      Bu "çığlık" neyin çığlığı dersiniz? Doğanın insanda yansıyan çığlığı mı, insanın yalnızlığını, çaresizliğini, korkusunu anlatan bir çığlık mı yoksa insan olarak geldiğimiz, durduğumuz noktayı fark edenlerin çığlığı mı? Fark etmeyenlerse hâlâ kendilerini dünyanın merkezi sanıyorlar, her şeyin onlar için ‘yaratıldığını’ ve her şeyi kullanmaya, azaltmaya, kirletmeye, bozmaya hakları olduğunu düşünüyorlar. Çünkü onlar ‘insan’ı bu evrenin en değerli varlığı olarak bahşediyor..

Oysa doğaya hükmettiğimizin, doğayı doğadan çaldığımızın ve dünyayı yavaş yavaş yok ettiğimizin farkına varan ve bunun anlamsızlığını savunanların çığlığı bu..

B.V.


15 Kasım 2013 Cuma

MEXICAN ART- Gelenekten Modernizme Meksika Sanatı



 Geçen cumartesi Cer Modern’de sanat dolu bir gün geçirdim.
CerModern, Meksika sanatının ilk kez en geniş kapsamla derlenen sergisine ev sahipliği yapıyor. Visions of Mexican Art, Gelenekten Modernizme Meksika Sanatı Sergisi, 20 ve 21. yüzyılın tanınmış Meksikalı sanatçılarını kapsayan 54 eserden oluşmakta.



Son 70 yılda Meksika’da sanat üretiminin beş önemli  hareketini içeriyor.Meksika Resim ve Heykel Okulu, Kırılma, Sihirli Gerçeklik, yeni Meksikanizm ve Postmodernizm.Aynı zaman da Meksika’nın sosyal ve politik tarihine göndermelerde bulunan resim, heykel ve fotoğraftan oluşan sergi, ülkemizde de tanınan Diego Rivera ve Jorge Marin gibi sanatçıların eserlerine de yer veriyor.



1970'lerde, 1968'in öğrenci ve işçi devrimleri gibi olaylarla hareketlenen radikal değişimler hakkında farkındalığın yaratılmasını amaçlayan,sokaklara çıkmak ve duvarları ve popüler medyayı kullanarak yapıtları aracılığı ile mesajlar veren ortak çalışma grupları ortaya çıkmış.



Görsel sanatlarda ve özellikle genç sanatçılarda, "Meksikalı"nın dirilmesi ile karakterize edilen postmodernizmin yerel versiyonu sıklıkla görülmeye başlamış.






Mexsican Art-Gelenekten Modernizme sergisi,Meksika sanatı sanatı hakkında bütüncül bir kapsam sunmayı hedeflemiyor.Ancak,Türkiye'de ilk kez sergilenen Meksika ve Latin Amerika'da sanat eğilimleri ve akımları hakkında geniş bir bilgi içermekte.




5 Kasım 2013 Salı

CİNS KIRIMI


   Uzuuun bir aradan sonra merhaba...

   Kadına yönelik şiddetin ve çocuk gelinlerin hüzünlü öyküleri, geleneksel önkabuller, devletin ve toplumun duyarsızlığı ile büyüyor.Kız çocuklar, aile için gözden çıkartılabilecek "fazladan bir boğaz".Gelin gittiği ailede yediği yemeğin karşılığını erkeğe cinsel hizmet ve ev işleri ile ödemek zorunda olan bir köle.
    Nasıl duyarsız kalınabilir ki?
    


   
    
   

29 Ocak 2012 Pazar

SAVAŞ ATI



ATLAR

Pencereden atları gördüm.

Berlin’deydim, kıştı. Işık
Işıksızdı, gökyüzü yoktu gökyüzünde.

Havanın aklığı ıslak bir ekmek gibi.

Ve penceremden boş bir sirk
Kışın dişleriyle kemirilmiş.

Ansızın bir adamın yedeğinde
On at göründü sislerin içinden
Çıkarken titremediler, ateş gibi,
O saate kadar bomboş olan
Evreni doldurdular gözlerimde. Görkemli, yangınlı
Uzun bacaklı on tanrı gibiydiler,
Yeleleri tuzun düşlerini andırıyordu.

Portakaldan ve evrenlerdendi sağrıları.

Baldı derileri, amber, yangın.

Boyunları gururun taşlarından
Oyulmuş kulelerdi,
Ve kızgın gözlerine güçlü bir dirim
Eğilmişti bir tutuklu gibi.

Ve orada sessizlikte, ortasında
Günün, kirli ve dağınık kışın
Haşarı atlar kan,
Uyum ve yaşamın kışkırtıcı gömüleriydiler.

Baktım, baktım ve yeniden yaşadım:
Kaynağın, altın dansın, gökyüzünün,
Güzellikte yaşayan ateşin
Orada olduğunu bilmeden.

O kapanık Berlin kışını unuttum.

Ama atların ışığını unutmam.

Pablo Neruda



Dünyanın en azametli, en zarif, en güçlü ve en güzel hayvanlarındandır atlar. Her hareketi hatta hareketsizliği estetiğin ayrı ayrı tanımı olabilecek canlıdır. Yıllar yılı üstündekilerle birlikte savaşlara girmiş ölmüş, boyuna koşturulmuş, sakatlanınca vurulmaya razı olmuş.. Zeki,bakışları ve hareketleriyle her istediğini anlatabilen,yeri geldiğinde küsen,inanılmaz derecede duygusal ve asil…Soylu güzelligi , vefakarligi , metaneti , cesareti , akli, gücü ile binlerce yıldır insanoğlunun yoldaşı...



Ve bugün Steven Speilberg’in Oscar adaylarından War Horse filmini izledim. Bir zamanlar çok yakın olan ama kaderlerinin ayrı düştüğü bir atla çocuğun yolculuğunu anlatan etkileyici bir hikaye War Horse.



Albert adında genç bir çocukla sevgili çiftlik atı Joey'nin 1. Dünya Savaşı'nın başlangıcında geçen sürükleyici hikayesini anlatıyor. Joey, Albert'in babası tarafından bir İngiliz süvarisine satılır ve Büyük Savaş'ın arka planında sıra dışı bir yolculuğa çıktığı cephe hattına gönderilir. Joey, yolculuğunun her adımında karşısına çıkan engellere rağmen karşılaştığı bütün hayatları etkiler ve değiştirir. Arkadaşını unutamayan Albert, arkadaşını bulup eve getirmek amacıyla Fransa'daki savaş meydanına gitmek üzere evden ayrılır.



Atın savaş boyunca yaptığı sıra dışı yolculuğu anlatan film duygusal sona yaklaşırken atın karşılaştığı herkesin- İngiliz süvarilerin, Alman askerlerinin, bir Fransız çiftçi ve onun torunun - hayatlarını nasıl değiştirip onlara ilham verdiğini konu ediyor.



12 Ocak 2012 Perşembe

LA ROXELANE





Pek dizi izleyen biri değilim ama ilk bölümden itibaren ” Muhteşem Yüzyıl” tutkunu oldum çıktım.Elbette bunun nedeni Süleyman değildi. Kadınlarla dolu dış dünyaya kapalı bir yapıydı beni diziye çeken.Zaten bugüne kadar pek konuşulmuş bir yapı değil “harem”. Kimbilir arkasında ne hikayeler, ne acılar var. Osmanlı tarihi boyunca yığınla kadının yolu oradan geçmiş veya orda noktalanmış. Harem müthiş bir hiyerarşinin yaşandığı, entrikanın mücadelenin olduğu, başarının sultana yakın olmakla ölçüldüğü bir yer.Ve yüzyıllarca süren imparatorlukta duyduğumuz kadın isimleri bir elin parmakları kadar.. Hürrem Sultan’da bunlardan biri…Diziyi de ilgiyle izlememin nedeni, her ne kadar kurguda olsa, bir kadının o yapı içinde bütün teamülleri alt üst ederek verdiği varolma mücadelesi.

“Gerçek adı Alexandra Anastasia Lisowska. Osmanlı Sarayı'da Kanuni Sultan Süleyman tarafından Türkçe'de neşeli, soylu kişi anlamına gelen Hürrem adı verilir. İşte Osmanlı'nın en güçlü kadınlarından Hürrem Sultan'ın çeşitli tarihçilerden kısa yaşam öyküsü:

Hürrem Sultan Osmanlı İmparatorluğu'nda ilk nikah kıydırtan sultandır. Hürrem Sultan'ın sarayda cariye maaşı aldığı ve bu paraya ihtiyacı olmadığı için parasını Mekke'ye bağışlamak istediği söyler. Ancak kölelerin dini yerlere (Mekke, Medine vb.) bağış yapması günah kabul edildiği için Kanuni'den onu azat etmesini ister. Kanuni Sultan Süleyman da bağış için Hürrem Sultan'ı azat eder. Hürrem artık cariye değildir. Bir gün Kanuni Hürrem Sultan'ı odasına çağırttı ama Hürrem bu teklifi reddetti. Kanuni'ye, “Artık ben sizin malınız değilim. Beni kölelikten azat ettiniz. Sizinle beraber olmam zinaya girer” der ve bu nedenle Kanuni Sultan Süleyman Hürrem Sultan'ı nikahına almak zoruna kalır.

Hürrem Sultan, Kanuni Sultan Süleyman'a bir kız, dört erkek çocuğu doğurdu. En büyük oğlu Mehmet Şehzade tahta çıkamadan öldürüldü. İkinci oğlu Selim tahta çıktı. Diğer çocukları da Beyazıt ve Cihangir Şehzadelerdir. Kızı Mihrimah Sultan'ı Vezir-i Azam Rüstem Paşa ile evlendirerek Vezir-i Azam'la bir ittifak oluşturur. Kanuni, yeniçeriler tarafından çok sevilen oğlu Mustafa'yı kendisini tahttan indirmeyi planladığı inancıyla öldürtür. Hürrem Sultan'ın Kanuni'yi bu kararda etkilediği inancı yaygındır. Şehzade Mustafa'nın öldürülmesinden sonra Mahidevran Sultan iyice gözden düştü. Yaşamının büyük bir bölümünü fakir olarak oğlunun mezarının bulunduğu Bursa'da geçirdi. Devlet yönetiminde etkili olan Hürrem Sultan, İran savaşını destekledi. Ruslar ve Lehlerle barış içinde yaşanılmasını sağladı. Hürrem Sultan 18 Nisan 1558 tarihinde eşi Kanuni Sultan Süleyman'dan 8 yıl önce 52 yaşındayken öldü.

Batı'da Roxelena adıyla bilinen bu güçlü sultanın ünü çağları ve ülkelerin sınırlanın aşıp yaramaz bir çocuk gibi oradan oraya koştururken,klasik dönem bestecisi Franz Joseph Haydn'a çarpmıştı.Haydn'ın Hürrem Sultan'dan esinlenerek bestelediği 63.Senfoni ,'La Roxelane'adıyla da anılıyor zaman zaman.Haydn,Hürrem Sultan'ın çağdaşı değildi.Franz Joseph Haydn dünyaya geldiğinde Hürrem Sultan'ın ölümünün üzerinden yüz yıldan fazla zaman geçmişti.Ancak ün de aynı müzik gibi zamana boyun eğmiyor”


Şimdi düşünüyorum da belki bazı Türk erkekleri Hürrem Sultan'a küsmüştür. Çünkü o Padişah'a bir kadını sevmesini, tek kadınla yaşamasını öğretti. Çok erkek için bu gerçekten çok zor...

3 Ocak 2012 Salı

Sonsuzluk Ve Bir Gün


"Neden bütün hayatım sürgündeymişim gibi geçti? Neden sadece ve sadece kendi ayak seslerimi duydum evin içinde?"





İthaka

İthaka'ya doğru yola çıktığın zaman,

dile ki uzun sürsün yolculuğun,

serüven dolu, bilgi dolu olsun.

Ne lestrigonlardan kork,

ne kikloplardan, ne de öfkeli Poseidon'dan.

Bunların hiçbiri çıkmaz karşına,

düşlerin yüceyse, gövdeni ve ruhunu

ince bir heyecan sarmışsa eğer.

Ne Lestrigonlara rastlarsın,

ne Kikloplara, ne azgın Poseidon'a,

onları sen kendi ruhunda taşımadıkça,

kendi ruhun onları dikmedikçe karşına.

Dile ki uzun sürsün yolun.

Nice yaz sabahları olsun,

eşsiz bir sevinç ve mutluluk içinde

önceden hiç görmediğin limanlara girdiğin!

Durup Fenike'nin çarşılarında

eşi benzeri olmayan mallar al,

sedefle mercan, abanozla kehribar,

ve her türlü başdöndürücü kokular;

bu başdöndürücü kokulardan al alabildiğin kadar;

nice Mısır şehirlerine uğra,

ne öğrenebilirsen öğrenmeye bak bilgelerinden.

Hiç aklından çıkarma İthaka'yı.

Oraya varmak senin başlıca yazgın.

Ama yolculuğu tez bitirmeye kalkma sakın.

Varsın yıllarca sürsün, daha iyi;

sonundakocamış biri olarak demir at adana,

yol boyunca kazandığın bunca şeylerle zengin,

İthaka'nın sana zenginlik vermesini ummadan.

Sana bu güzel yolculuğu verdi İthaka.

O olmasa, yola hiç çıkmayacaktın.

Ama sana verecek bir şeyi yok bundan başka.

Onu yoksul buluyorsan, aldanmış sanma kendini.

Geçtiğin bunca deneyden sonra öyle bilgeleştin ki,

Artık elbet biliyorsundur ne anlama geldiğini

İthakaların.

Konstantinos Kavafis

Önemli ve değerli olan İthaka'ya kavuşmak değildir, aslolan, varmaya çalışırken yapılan yolculuğun ta kendisidir.

Angelopoulos'un Eternity And A Day ismiyle bilinen en önemli yapıtlarından biri bu film.Filmde,yaşlı bir şairin son günlerinde, hayatın en değerli izlerinde yaptığı yolculuk döner gelir küçük bir göçmen çocuğun omuzlarına konar.Sarı yağmurlukla bisiklet sürenler, bayraklı bir eylemci,otobüste konser verenler ve daha birçok şey...Eleni Karaindrou'nun muhteşem müzikleriyle, sinemanın Homeros'undan , beni çarpan bir film....


- yarın ne kadar sürer ?

- sonsuzluk ve birgün kadar...




29 Aralık 2011 Perşembe

MİM : Yeni Yıl Dileklerim




Sevgili "yüreğimdeki yağmurlar" tarafından mimlenmişim.Uzun süredir blogla ilgilenemediğimden yeni gördüm ve neyse yılın son günlerinde cevaplıyorum.

Mim e gelince,yeni yıldan istediğimiz 12 dileğimizi yazıyoruz ve 12 kişiye gönderiyoruz.yeni yılda hepimizin dilekleri ,umutları var.O yüzden bu mim , 12 dileğini paylaşmak isteyen tüm blog arkadaşlarıma gidiyor.

Gelelim benim dileklerime ;

1- Depremlerin ve tüm doğal afetlerin zararlarını en aza indiren,yıkımlar olmadan bilimi ve tekniği dikkate alan bir devlet,

2- Gazetecilerin ve bilim adamlarının cezaevinde olmadığı bir ülke,

3- "Yetmez ama Evet" lerin değil," Demokrasi Hemen Şimdi" diyenlerin çoğaldığı bir ülke,

4- Kadın cinayetlerinin olmadığı bir ülke,

5- "Rıza" kelimesinin 13 yaşındaki kız çocuklarını yaralamadığı bir ülke,

6- Vicdan duygusunu kaybetmeyen bir toplum,

7- Üniversite öğrencilerinin cezaevlerinde olmadığı bir ülke,

8- Özgür basının olduğu bir ülke,

9- Vekil maaşlarına 15 dakikada zam yapılırken, insanca yaşama koşulları için zam isteyen asillerin üzerine su sıkılmadığı yerlerde sürüklenmediği bir ülke,

10-Sivillerin, terörist sanılarak bombalanmadığı bir ülke,

11-Barış içinde özgürce sokaklarda şarkılar söyleyerek kutladığımız bir yılbaşı,

12-Yaşamaktan onur duyacağım bir ülke

DİLİYORUM

BİR Azeri yeni yıl şarkısı eşliğinde herkese güzel yıllar diliyor ve bu şarkıyı Bakü'de olan oğluma gönderiyorum.:))

Sevgilerimle...

11 Kasım 2011 Cuma

BAKÜ – BAKI ( Rüzgarın şehri )




5 Kasım günü Azerbaycan Hava yolları ile Bakü ‘ye Doğru yola çıktık. 2.5 Saaatlik bir yolculuktan sonra, ismini bad-ı kübra’dan alan , daima esen Bakü’deydik. Akşam saati vardığımız için,Hazar kıyısında bir gezinti, bir şehir turu ve akşam yemeğinden sonra evdeydik.



Ertesi sabah kaltığımızda bizi bir sürpriz bekliyordu.Tipi,boran ortalık…Doğru dürüst kar yağmayan şehir bizi karla karşıladı.Bir de buna Bakü’nün rüzgarı eklenince burnumuzu çıkartamadık dışarı.Bütün günü evde geçirdikten sonra akşamüzeri soluğu bir gürcü restoranında aldık. Khinkali, haçapuri,isimlerini şu anda hatırlamadığım leziz et yemekleri ve mükemmel ev şarabı … Ancak masayı silip süpürdükdükten sonra fotoğraf çekmek aklıma geldi.

Ertesi gün artık Bakü sokaklarındaydık. First Lady’nin Paris’e benzetmek istemesi nedeniyle, şehir merkezindeki bütün binalar beyaz bakü taşıyla restore edilmiş. Sovyet döneminden kalma binalar muhteşemdi. Hele ki gece… Bakü’nün merkezi geceleri gündüze göre çok daha güzel. Temizlenmiş yenilenmiş tüm eski binalar ışıklandırılıyor.Hem de çok estetik bir şekilde.Işıl ışıl bir kent merkezi…
Şehrin hertarafı birbirinden güzel park ve bahçeler ve heykellerle dolu.Ama ne yazık ki hertarafta da 20-25 katlı inşaatlar yükseliyor.







Şehrin merkezi, bir yaya bölgesi olan, restoranların, mağazaların, cafelerin yer aldığı Targovi.Bütün türk markalarına burada rastlıyorsunuz. Birde Park Bulvar adında bir Avm leri var ,orasıda aynı şekilde. Yani hiç yabancılık çekmiyorsunuz.
Akşam bir azeri restoranındaydık.bizden pek farklı değildi.Et ağırlıklı bir mutfak kebab ve ızgara…Votka içilmesi konusunda ısrarcı olsa da şef garsonumuz, tercihim rakıydı.
Oldukça pahalı bir şehir Bakü. 1 manat= 1 euro, paraları kıymetli. Alışveriş için özel birşeyleri yok.Hayatları petrol . Ama bir hediyelik eşya dükkanında Lenin’in eski bir büstünü gördüm aldım.Dünya… nerden nereye…





Devlet mezarlığı sanki bir açıkhava heykel müzesi gibiydi. Sanatçıların, ileri gelen kişilerin mezarları birer sanat eseri sanki. Biraz ileride ise Shahidlar Xiyabani (Şehitler Mezarlığı) var. Azerbaycan’da şehit olan Türk askerlerin anıt mezarı ile Türk Diyanet Vakfı’nın yaptırdığı cami de bu noktada.





Şehrin en ilginç yerlerden biri Icari Şahar (İçeri Şehir) dedikleri tarihi ve turistik kısım. Dar sokaklarında çok güzel evler, camiler ve kervansaraylar var. Etrafı surlar ve kulelerle çevrili. İçeri Şehir’de Şirvan Şah Sarayı…Aşağı doğru yürüdüğünüzde Kız Kalesi’ne varıyorsunuz.




Müzeler galerilerde gezildi tabii. Modern Sanatlar Müzesi’ne hayran kaldım ve Mikail Abdurahmanov’un resimlerine…





Hava şartları nedeniyle Bakü dışındaki milattan önce 3-1’inci bin yıllara ait arkeolojik yerlere gidemedik.Umarım baharda bir yolculuk daha yapar oralarıda gezerim.
Salamat qalın. Görüşərik.