29 Aralık 2009 Salı

Yıl biterken...



"bir yıl daha bitiyor
düşlerim,tasarılarım,yarım kalmış onca şey
her yıl biraz daha kısalıyor öncekinden
bana mı öyle geliyor
yoksa daha mı hızlı ilerliyor zaman
insan yaşlanırken?"
murathan mungan



Bir yılı daha geride bıraktık.365 gün...Sersemletici bir şekilde hızlı geçti sanki.En azından benim için öyleydi.Takvim herkes için aynı ama zaman hepimizin içinde , kazandıklarımız, kaybettiklerimizle farklı ilerliyor.2010, öncelikle ülkem ve bizler için puslu bir yıl olmaz umarım.Yıl biterken, yeni yılda hayallerinizin, beklentilerinizin gerçekleşmesi ve sevdiklerinizle sağlıklı güzel günler dileğiyle sevgilerimi gönderiyorum.


27 Aralık 2009 Pazar

26 Aralık 2009 Cumartesi

Sevgilerde...



Sevgileri yarınlara bıraktınız
Çekingen, tutuk, saygılı.
Bütün yakınlarınız
Sizi yanlış tanıdı.

Bitmeyen işler yüzünden
(Siz böyle olsun istemezdiniz)
Bir bakış bile yeterken anlatmaya herşeyi
Kalbinizi dolduran duygular
Kalbinizde kaldı
Siz geniş zamanlar umuyordunuz
Çirkindi dar vakitlerde bir sevgiyi söylemek.
Yılların telaşlarda bu kadar çabuk
Geçeceği aklınıza gelmezdi.

Gizli bahçenizde
Açan çiçekler vardı,
Gecelerde ve yalnız.
Vermeye az buldunuz
Yahut vakit olmadı

25 Aralık 2009 Cuma

Deli Deli Olma...



"Deli Deli Olma" karların içinde, sıcacık, sımsıcacık, içimi ısıtan bir filmdi.Film biter bitmez geçtim blogun başına.Afişinde de yazıldığı gibi "küçücük bir dünyada kocaman yüreklerin hikayesi".Bu filmle, Kars'ta yaşayan Malakanlar'la tanıştım, aşk ve nefretin ikiz kardeş olduğunu bir kez daha gördüm.
1877 Osmanlı-Rus harbinden sonra Malakan'ların ir kısmı, Rusya'dan Kars'a göçe zorlanır.Göç edenler arasında Mişka'nın (Tarık Akan) ailesi de vardır. Bir zamanlar köyün değirmenini işleten 70'li yaşlardaki Mişka, modern makineler çıktıktan sonra, işini yapamamış ve maddi sıkıntıya düşmüştür. Köyün huysuz ihtiyarı Popuç (Şerif Sezer), Mişka'dan nefret eder ve köyde yaşamasını istemez. Köylüler bir zarar görmedikleri, hatta sevdikleri kendi halinde, barışçı, yardımsever Mişka ile Popuç arasında kalmışlardır.Mişka'nın ailesinden kalmış olan piyano,borc yüzünden köyde ahır ahır dolaşmaktadır.Popuç'un torunu Alma ise bu piyanoyu çalabilmek için herşeye razıdır.Mişka ve Alma arasında oluşan sıcak bir dostluk üzerinden köyün kendine has hikayeleri ortaya çıkar.
Oyunculukları söylememe gerek bile yok.Mişka'nın söylediği ve Alma'yada öğrettiği "Bir sarmaşık olsaydım" şarkısı da bayağı içimi burktu.Finalde yaşlar döküldü ama kesinlikle duygu sömürüsüne girmeden yapılmış sahnelerdi.

"bir sarmaşık olsaydım,
sıkıca tutunsaydım bir yere.
sökülüp atılmasaydım,
köklerimi salsaydım derinlere.

bir sarmaşık olsaydım,
dolasaydım gövdemi döne döne.
günlerce aynı yerde kalsaydım,
hareketsizlikten uyusaydım.

bense ayrık otuyam,
her çıktığı yerden sökülen.
samaşık olmak isteyipte;
basit bir ot bilinen.

bir ayrık otuyam,
kökü olmayan, sevilmeyen.
sarmaşık olmaya özenen;
öylece bir ot işte..."

Bir kez daha izler miyim? Kesinlikle evet...



23 Aralık 2009 Çarşamba

Sevdadır...

Sabah kitaplığın tozunu alırken "Sevdadır" geçti elime. Her okuduğumda beni bir kez daha sarsan mısraların kitabı.

"ey gecede unutulmuşluğun suçluları
ey yalnızlığın yanlış yargılayıcıları
suçum : nefreti öksüz bırakmak
savunmam : sevgimi yüceltmek içindir."

Yaşaydı bugün 61 yaşında olacaktı Arkadaş Zekai Özger. Ama, bir yurt baskınında başına aldığı darbeler sonucu, henüz 25 yaşındayken beyin kanamasından hayatını kaybetti. O kısacık ömründe, her biri diğerinden çarpıcı, defalarca okunası şiirler yazdı.

"şuramızda birşey var
acıya benzer
umuda benzer
böyle günlerde hayat
hem acıya, hem acıya benzer
gün ölümle başlatıyor hayatı
her şafak taze bir ölünün üstünde doğuyor
her sabah ölümü anlatıyor gazeteler
sol köşede ölümü kutsallaştıran bir fotoğraf
yeni bir cinayetin röntgenini çıkartıyor gövdeme
beynim sabırla keskin
iğdişliyor haber bültenlerini, yorumları, sahte ölüm ilanlarını
bizim ilanlarımız çoktan verilmiştir
gelirse de bilinir nerden ve nasıl
böyle ölümün yücedir adı
ha kanağacı canım, ha gelincik tarlası
çünki ölümün kanıdır besleyen
bir başka baharın tohumlarını
şuramızda birşey var
bizi onduran şey
acıya saran
umudu kuşatan

kalbim: kalbim mi desem
var kalbim: yaşayan ben
hayatla ölümle cinayetle
gazetelerde, radyolarda, eski üniversitelilerde
eski prof hocalarla
yaşayan ben: geç mi kaldık/kabul edemem
ah benim sevgili annem
oğlunda elbet yurtseverden
birgün bırakırda sizi yüzüstü
yüzüstü değil: elbette bizüstü
bırakır da: kötü sarmaşıkları, yaban güllerini
bırakır da: sekizyüzlük hırtları, şunları, bunları
giriverir senin sıcacık kucağına
yani hem sana karşı, hem senin için
giriverir o yanılmaz tarihçinin yaprağına
ölüm mü dedim annem
ölüm senin gibi güzel annelerin
senin gibi güzel çocuklar feda etmiş
o tarih atlasında
bir kırmızı gül olur ancak
koksun diye çocukların bahçesi

şuramızda, tam şuramızda
kanserli bir virüs gibi kanımıza karışsa da bizi yaşatan günler perişan

işte bir bir kırıyorlar dalıylan
yeryüzünün olgunlaşan meyvelerini
çünki biliyorlar vakit dar
oysa dalları kırılmayan ölür mü sonsuz ağaç
hayatı pekiştiren kökümüz var
dünyayı emeğe kazandırmak için
hayata ve ölüme sonsuz bir anlam veren
kanağacına sözümüz mü var

biz şimdi gidiyoruz gibi ya dostlar
birgün döneriz elbet
acısız, adsız

ölümsuyu sürünün
sürünün ölümsuyu
bir ölü bir dirinin kanıdır
besler hayatsuyu

şuramızda, tam şuramızda
tarihe nasıl anlatsam

ey anneleri korkutan
bizi yaşatan kan

günler perişan






21 Aralık 2009 Pazartesi

20 Aralık 2009 Pazar

Anlayış Engelliler



Sabahları en büyük keyfim, kahvaltı masasında, çay ve sigara (sigara sağlığa zararlıdır) eşliğinde gazetemi okumaktır.Ama gazeteyi açtığımda karşılaştığım manşet bir anda sinirlerimin zıplamasına neden oldu.Başlık aynen şöyle : " Eylemci engelliyi vatandaş kovaladı "
Engelliler, " metrobüs durağını kullanamıyoruz" diye belediyeyi göreve çağırmak üzere eylem yaparken, bir kaç dakika bekleyen vatandaş tepki göstermiş." O zaman sokağa çıkmayın"...Bu nasıl bir aymazlıktır? Bu kadar mı duyarsız, bu kadar mı bencil olduk ? Sanki bütün hislerimizi felce uğrattık.
Çok üzüntü duydum.Hiçbirimizin unutmaması gereken bir şey var. Hepimiz birer potansiyel engelliyiz.

18 Aralık 2009 Cuma

MiM...



Sevgili Bekriya tarafından "mim" lenmişim.Konumuz "2010'dan ne isterim?"

Her yıla bir sürü dileklerle başlarız, bir bakarız, hay huy içinde bitivermiş koca yıl.Atlı kovalıyor ya, dileklerimiz hatırlamayız bile...Atlıya söyleyeceğim, benide alsın terkisine hiç değilse biraz aksiyon olur:)
Gelelim beklenti ve dileklereee...Öncelikle,elbette bir klasik, sağlık ve huzur.Hem aileme hem ülkeme (ülke konusunda hiç umudum yok gerçi ).2010' da kişisel bir sergi açabilsem hiç fena olmaz hani.Fena olmaz ne demek, harika olur.Uçarak gezerim :)Bu arada 18.12/26.12 tarihleri arasında Optimum AVM de karma sergiye katılıyorum üç resimle.Bu sergiyle ilgili, 15 Aralık Çarşamba günü,TRT1 radyosuna canlı yayın konuğu olmuştum.Mim le alakası yok ama araya sıkıştırıverdim işte :))Bir yerlerden de para çıksın tabi ( hemen piyango bileti alayım :))Bol bolda seyahat edeyim :)
Ne desem ki başka ? Aslında biliyor musunuz, şu olsun bu olsun dememişimdir hiç.Her sene klasik cümlem " bu yıl geçen yılı aratmasın" olmuştur daima.Dilerim aratmaz derken, bana bu mimi paslayan sevgili Bekriya'ya teşekkürlerimi bir borç bilirim :)
Geldik zor kısıma, kime paslayacağım ben ?

mr_loney
Hurdacı
Sözün Özü
Bekdik
Mim lendiniz :)

17 Aralık 2009 Perşembe

Uçmak için kanatlarım olsun isterdim (Kiwi)



Birkaç sene önce bu animasyonu izleyince çok hüzünlenmiştim.Bugün tekrar rastladım Kiwi 'ye ve es geçemedim.

Uçmak için kanatlarım olsun isterdim
Uçmak için...
Özgürlüğün olduğu yere varmak için
Özgürlük ki,kuşlar gibi,
Özgürlük ki,
Hiç kimse bana sormasın:''Nereye gidiyorsun''?


Yaşam bir ifade biçimi, ölüm ve doğum biçimin sadece birer içeriği. Öğrenmek, keşfetmek ve paylaşmak nefes almaktan daha hayati çoğu zaman.


14 Aralık 2009 Pazartesi

Başlıksız





"Beden güçlüyken, yaşam ve ölüm eşittir. Zamanla, insan yaşlandıkça bu eşitlik bozulmaya yüz tutar ve ancak o zaman hayatın değeri gerçek anlamda kavranabilir."

11 Aralık 2009 Cuma

Kömür Karası



"Siyah akar Zonguldak'ın deresi
yüz karası değil, kömür karası
böyle kazanılır ekmek parası."

Orhan Veli bir zamanlar Zonguldak'ta yazmış bu dizeleri.Maden işçilerinin kaderi hiç değişmeyecek.Göçük altında kalan, grizu patlamalarında, daha orta yaşlarına bile gelmeden hayatlarını yitiren insanlar, madenciler...

Sanırım , madenciler için gökyüzü umut demek.hergün madenden çıkarken vuran güneş ışıkları onların birgün daha yaşadığının ve yaşayabileceğinin umudu.Ve girerken madenden içeri, bir daha o maviliği görüp görmeme hesabı.Asıl korkunç olanı, geride bıraktıklarını bir daha görememek, öpememek, selamsız sabahsız çekip gitmek.

Bursa'da,dün,ondokuz maden işçisi son kez sevdiklerini ve güneşi kucakladılar, indiler madene.Şimdi soluksuz kaldıkları tünelleri onlar kazmıştı.Kendi mezarlarını...

10 Aralık 2009 Perşembe

Küçük Fotoğrafçı



Küçük yaşta eline fotoğraf makinasını alıp, düştü babasının peşine.Kendi kendine takılıp,"oğlum ışığa dikkat ediyor musun?" gibi uyarılara omuz silkip, kendince çekiyor.Çokta güzel çekiyor.2007 Doğada Görüntü Avcılığı (Hemşin) yarışmasında, aşağıdaki fotoğrafla 3.lük aldı.



Ankara Milli Eğitim Müdürlüğü'nün düzenlediği "Ankara'da Yaşam" konulu yarışmaya iki fotoğrafla katıldı ve o iki fotoğraf ona ikincilik ödülünü getirdi.



Sevgili yeğenimi kocaman kucaklıyorum.

5 Aralık 2009 Cumartesi

Kavşak





"Ya bir gemi var bu saatlerde beklediği,
ya da sulara bırakıverecek kendini.
öylesine ince bir denge ki! "

2 Aralık 2009 Çarşamba

Labirent



D

oğru yolu bulmak için kaybolmak gerekir..labirent, içine giren kaybolsun ve dolaşsın diye yapılır. ama labirent, o aynı kişiye, yeni bir plan çizmesi ve labirentin gücünü yok etmesi için bir başkaldırıyı da düşündürür. bunu başardığı takdirde insan labirenti yıkacaktır; onu boydan boya geçen biri için labirent yoktur.


(Resim Jacek Yerka)

30 Kasım 2009 Pazartesi

İlk karma sergiden



Bu resimleri daha önce tek tek koymuştum ama sabah ilk katıldığım karma serginin fotoğraflarına baktım, tekrar paylaşmak istedim. Ocak 2008 tarihinde , altı resimle ilk karma sergime katılmıştım.Bu yaz da, Hacı Bektaş Şenlikleri 'ndeki karma sergiye, hocam sevgili Işık Çuhacıoğlu sayesinde, son üç resmimle katıldım.(Laf aramızda, bulgar , makedon ressamlar da vardı :) )Ama maalesef kendim gidemedim Hacı Bektaş'taki sergi açılışına.Kesin karar verdim, büyüyünce ressam olacağım :)) Artık şu yaz rehavetini üstümden atıp, bu hafta tekrar fırçaları alıyorum elime.Kışta gelmek bilmiyor ki...


28 Kasım 2009 Cumartesi

Sesinin yettiği kadar...


Hiçbir neden yokken, sesinin yettiği kadar bağırdın mı hiç? Avaz avaz bağırmak,insanın kendi kendine uygulayabileceği en etkili terapi yöntemi belki de...Belki can sıkıntısından doğan bir eylem ama sanırım insanı rahatlatan bir eylem.Bana öyle geliyor ki, sesimin yettiği kadar, avaz avaz bağırabilsem gökyüzüne doğru,içimdeki kızgınlığı, kırgınlığı, istekleri atmosfere bırakacakmışım, hafifleyecekmişim ...Hani, ara sıra, çok kişide olur ya, "çıkıp dağın tepesine, avaz avaz bağırıcam" diye...Büyük kentlerde yaşamanın eksisi işte :)İlla bir tepeyemi çıkıp bağıralım avaz avaz ?

Bakın, İtalo calvino nasıl yazmış...

kaldirimdan indim, birkac adim gerisin geriye yurudum, ve caddenin ortasindan ellerimi borazan yapip apartmanin
tepesine bagirdim: "teresa!"

ayisiginda golgem ayaklarimin altinda kipirdandi.

birisi geliyordu. yeniden bagirdim: "teresa!" adam yanima geldi: "daha yuksek sesle bagirmazsan seni duymayacak.
birlikte deneyelim. uce kadar say, ve beraber bagiriyoruz." "bir, iki, uc" dedi ve beraber bagirdik: "tereeeesaaaa!"

sinemadan veya kahveden cikmis olmalilar, ufak bir arkadas grubu geliyordu, bizi gorduler. "biz de yardim edelim"
dediler. caddenin ortasinda bize katildilar, ilk adam "bir iki uc" dedi, ve her beraber bagirdik: "te-reee-saaa!"

baska birisi daha gelip katildi; on bes dakika icinde neredeyse yirmi kisi olmustuk. arada yeni katilanlar da oluyordu.

uyumlu, ayni anda bagirmak icin organize olmak kolay olmuyordu. hep ya birisi once basliyordu, ya da digerlerinden
gec bitiriyordu, ama sonunda iyi bir hale getirdik bagirmamizi. ilk "te" kalin sesle ve uzun soylenecek, "re", ince ve
uzun, "sa", kalin ve kisa, boyle anlastik. harika bir ses cikiyordu. sadece arada bir, birisinin sesi gidince ufak bir
gurultu, o kadar.

tam dogru bir sekilde yapmaya baslamistik ki, sesi, yuzu benli biri cagrisimi yapan birisi sordu: "iyi de, evde olduguna
emin misin?"

"hayir", dedim.

"iste, bu kotu" dedi baska biri. "anahtarini unuttun, di mi?"

"isin asli", dedim, "anahtarim var."

"e, peki", dediler, "neden yukari cikmiyorsun?"

"haa, ama ben burada oturmuyorum", dedim. "sehrin obur tarafindayim"

"peki oyleyse", dedi benli adam, "merakimi bagisla ama burada kim oturuyor?"

"hic bilemiyorum" dedim.

biraz kafalari karisti.

"peki, rica etsem aciklayabilir misin" dedi, catlak sesli biri. "neden burada durmus teresa diye bagiriyorsun?"

"valla, bana kalirsa" dedim, "baska bir isim de bagirabiliriz, veya baska bir yere gidip orada da bagirabiliriz.
farketmez benim icin."

biraz bozuldular.

"bize bir oyun oynamiyordun umarim" dedi, benli adam supheyle.

"efendim?" dedim, kizginca, beni desteklemeleri icin digerlerine dondum. digerleri ses cikarmadilar, ne olup bittigini
anlamadan bakiyorlardi.

bir tedirginlik oldu.

"hadi", dedi biri iyi niyetle, "son bir kez bagirip eve gidelim"

bir kere daha bagirdik: "bir, iki, uc. teresa!", ama bu sefer cok guzel olmadi.

sonra, herkes evine, baska baska yonlere dogru yola koyuldu.

obur caddeye sapmistim ki, birisinin hala bagirmakta oldugunu isitir gibi oldum: "tee-reee-sa!"

birisi kalmis, bagirmaya devam ediyor olmaliydi. inatci birisi...

25 Kasım 2009 Çarşamba

Görünmez Kentler



B

ir kentte hayran olduğun şey onun yedi ya da yetmiş harikası değil, senin ona sorduğun bir soruya verdiği yanıttır.



(Resim Jacek Yerka)

24 Kasım 2009 Salı

Eğitim neferlerine


İ

lkokulda çok öğretmenim oldu benim.Babamın memur olması ve siyasi nedenlerle, sürekli tayin durumundaydık ve  sadece 5.sınıfı beş ayrı şehirde okudum düşünebiliyor musunuz ? Bu nedenle hiçbir öğretmenimle öyle unutamadığım bir yaşanmışlığım yok ne yazık ki !Tecrübeli olduğumdan çocuklarımı büyütürken okul konusunda hiç kaygılarım olmadı :). Şanslı çocuklardı çok iyi öğretmenlerde okudular. Kızım ilkokulda iken sınıf anneleriydim. Bir sorumluluk üstlenincede hakkını vermek için elimden geleni yaptığımdan (her ne kadar kızım nefret etse de bu durumdan) devamlı okuldaydım.Bir gün, üst sınıfların bilgi yarışması nedeniyle öğretmenleri sınıfta olamayacaktı ve benden sınıfta durmamı çocuklara göz kulak olmamı rica etti.Kendisi de her teneffüste uğruyordu. Her uğradığında da, -ne oldu size? yüzünüz çok sararmış- diyordu.Son derste artık baş ağrılarıda başlamıştı.Eve savaştan çıkmış gibi döndüm :). Bütün gece, baş ağrısına kulaklarımda ki çocuk uğultuları eşlik etti :) O gece, tam anlamı ile inandım ki, öğretmenlik çok özel bir meslekti ve büyük bir özveri gerektiriyordu.
Bütün öğretmenlerimizin önünde saygıyla eğiliyorum.

"Okullarda öğretim vazifesinin güvenilebilir ellere teslimini, ülke çocuğunun, o görevi kendine hem bir meslek, hem bir ülkü sayacak üstün ve saygı değer öğretmenler tarafından yetiştirilmesini sağlamak için öğretmenlik, diğer serbest ve yüksek meslekler gibi, aşama aşama ilerlemeye ve her halde zenginlik sağlamaya uygun bir meslek haline getirilmelidir. Dünyanın her tarafında öğretmenler, insan toplumunun en öz verili ve saygı değer unsurlarıdır. (1923, Ankara) (Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, Atatürk Araştırma Merkezi, C. I, s. 317) "



22 Kasım 2009 Pazar

Nokta





Bu gece TRT2 de bir derviş Zaim filmi izledim.Nokta.Derviş Zaim'in daha önce "Filler Ve Çimen" ile "Tabutta Rövaşata" filmlerini izlemiştim.Tabutta Rövaşata daha sonra tekrar tekrar izlediğim bir film oldu.

Nokta'da, bir hat talebesi(Ahmet), 13.yüzyıldan kalma çok değerli bir Kuran-ı Kerim'i satması için bir arkadaşına aracı olur ve gelişen olaylar onu hiç istemediği bir noktaya sürükler.Artık vicdan azabıyla başbaşadır.
Film, suç-ceza, iyi-kötü gibi kavramları tartışmaya açıyor.Hayrullah hoca ile Ahmet'in diyaloglarında görüyoruz bunu.
"Şayet tanrı varsa, neden dünyada kötülük var? Dünya daha iyi bir yer olamazmıydı? İyilik yapma hakkımız olduğu gibi, kötülük yapma hakkımızda var." Filmin finalinde,vicdan azabına nokta konulabilir mi cevabı...Ve filmin kilit cümlesi "Afalallahu anh" (Allah onu bağışlasın)Filmin afişinde yer alan yazı ve nokta olan insan.Afişte anlamlı bir detay.

Film Tuz Gölü'nde çekilmiş( temiz bembeyaz bir kağıt gibi).Tek bir mekan.Geçişler tuz ve gökyüzü görüntüleri ile.
Kısaca, ilginç ve izlenesi bir film.

21 Kasım 2009 Cumartesi

Başlıksız



M

arlowe, Stein'la konuşuyor:
"Doğruyu söylemek gerekirse Stein," dedim, "buraya ilginç bir mahluktan söz etmeye geldim."

İnanmayan, gülünç bir hevesle, "kelebek mi?" diye sordu.

Birden cesaretim kırıldı;garip, derin kuşkulara kapıldım: "öyle mükemmel bir şey değil sözünü ettiğim," diye cevap verdim. "Bir insan!"

(Joseph Conrad, Lord Jim)

20 Kasım 2009 Cuma

Pandora'nın Kutusu


Vizyondayken izleyemediğim, Yeşim Ustaoğlu'nun "Pandora'nın Kutusu" filmini nihayet izledim dün gece.Alzheimer olduğunu öğrendikleri anneleri vasıtasıyla bir ara gelen- ki, herbiri diğerinden farklı sorunun ve hayat standartının içine sıkışıp kalmış-üç kardeşin hikayesi.Ve tabi annelerinin...
Hasta annelerinin aralarına katılmasıyla, günümüz toplumsal yaşamın parçaladığı hayatlarındaki, ilişkilerindeki süre giden eksiklikler ve çarpıklıklar ortaya dökülüyor.Bir yabancılaşma filmi gibi nitelendirilsede, bence bir yüzleşme filmi.Film bunları ortaya dökerken, Nietzsche'nin
"umut en büyük kötülüktür çünkü işkenceyi uzatır" sözündeki gibi, sanki, burdan umut çıkmaz demekte.Ama gündelik hayatın içinde kaybolmamaya, görülür hale gelmeye ihtiyaç var.Umuda ihtiyaç var.

Haberci Tanrı Hermes Olimposa giderken sırtında çok uzaklara götürmesi gereken sandığı Pandora ve eşine bırakır. Pandora merak eder kutuyu açar kendine ve eşinin üzerine pişmanlık, kızgınlık, kibir vs. gibi kötü özellikler, yaşadıkları mutlu ormana vede bütün dünyaya türlü türlü kötü özellikler yayılır. Son anda Epimetheus sandığı kapatır. Sandığın içinden bi ses gelir.Sandıktan gelen cılz ses -Lütfen beni çıkarın . Dışardaki kötülüklerle ancak ben başadebilirim- der. Bu sefer Pandora ve eşi birlikte açarlar sandığı. Sandığın dibinde bir kelebek vardır. Sandığın içindeki kelebek de Umuttur.


Son söz, çok beğendim.

18 Kasım 2009 Çarşamba

Hayat...





Hayat içinde çeşitli kısır döngüleri barındırır
ama
bu demek değildir ki
hayat
öyle kolayca özetlenen bir şeydir.

17 Kasım 2009 Salı

Yağmur...





birden serçelerle indi yağmur
ama hangisi serçe
hangisi yağmur
Melih Cevdet Anday

Yağmur bir umudu simgeler, bir hüznü simgeler, bir varoluşu simgeler.

Yağmurla birlikte etrafta
boş boş dolaşmak
bağırmak
şarkı söylemek (sesim bed olsa da )
ya da
insanları izleyerek
sakin sakin
yürümek.


16 Kasım 2009 Pazartesi

Okumak ve izlemek üzerine...



T
akmaya çalışırken kuyruğunu,
Birlikte yaptığımız şeytan uçurtmasının,
Görürdüm çırpınırdı ufacık kalbin.
Hatırımdan bile geçmezdi,
Sana duyduklarımı söylemek.
Acaba hala yaşıyor musun?

O.Veli

Bu yaz, Khaled Hosseini'in Uçurtma Avcısı romanını okumuştum.Dün gece filmini izledim.Şundan iyice emin oldum ki, okuduğunuz kitabın daha sonra filmini izlemeyeceksiniz veya önce filmi izleyeceksiniz.Aynı duyguyu İsabel Allende'nin Ruhlar Evi'nde yaşamıştım.Kitabı okumuştum, bir destandı üç kuşağı içine alan...Filmde, aradaki bir kuşak yoktu. Tabi senarist ve yönetmende haklı ancak sığdırmışlardı bir kuşağı atlayarak.Hadi o çok uzun bir romandı.Ya Uçurtma Avcısı ?370 Sayfalık bir kitap ve Emir ile Hasan'ın dostluğu,daha doğrusu arkadaşlık, dostluk, sadakat adına çok önemli bir karakter olan Hasan çok eksik kalmıştı,daha sonra Talibanı ifade edecek olan Asef karakteri filmin ilk yarısında yeterince vurgulanmamıştı.Böyle olunca, Emir'in vicdan azabı ve vicdan muhasebesi havada kalıyordu.
Salkım Hanımın Taneleri filminde tam ters bir durum yaşamıştım.Filmi izledikten sonra, sinemadan çıkar çıkmaz kitabı almıştım.Çok beğendiğim bir filmdi ve kitabı da okuyunca herşey daha yerine oturmuştu.
Sanırım bundan sonra kitabını okuduğum hiçbir filmi izlemeyeceğim.

(Dip not-Lise yıllarımda, tiyatro oyunları da okumak gibi bir alışkanlığım vardı ve edebiyat öğretmenimle aram çok iyiydi.kompozisyonlar da hep tam nottu. Bir de şimdi yazabilsem :) )


13 Kasım 2009 Cuma

Yüzünü aradım geçtim...





Birbirini tekrarlayan günlerin yaslı boğuntusunda nedir aradıkları insanların? Bu koşuşturmada, bin telaşla herkes birileriyle bir mutluluk düşü kuruyor; o düşle ıslanıyor, o düşle uyuyup uyanıyorlar; sonra düşleri de yakıyor günler. Bu kez yeni bir düş daha kuruyorlar; sonra bir daha, bir daha!


Bütün düşleri yakıyor günler…


Yaşam yanılmanın, insanlar yanıltmanın ustası oldukça, yine yeni düşler deniyor ve deneniyorlar…İşte her düşün peşine bir şarkıyı takıyorlar. Düş gidiyor, peşisıra şarkı da…Birde(n) paramparça oluşunu görüyorlar düşlerin.Her düşle bir şarkıyı yakıyorlar… Şarkılar yakıyorlar, şarkılar yakıyorlar; şarkılar onları yakıyor sonra.


/İnsan,

insanın diyalektiğine tükürüyor; insanı yakıyorlar!/


(Yılmaz Odabaşı-Yüzünü Aradım Geçtim yazısından)


9 Kasım 2009 Pazartesi

Başlıksız...


D

Dünyanın en berbat espirisine malzeme olmuş durum...Hani, iki göğsün tam ortasına gelip yerleşen kocaman bir ağaçkakan gagalayıp durur kalbinizi, oturunca daralırsınız, kalkınca yorulursunuz, yatınca uyuyamaz, uyuyunca uyanamazsınız.Yok yok, yaşamın karşıt anlamı ölüm değildir.Can sıkıntısıdır...Offfff...