31 Aralık 2010 Cuma

Bir Yerde...



Jerzy Kosinski’yi genç kızlık yıllarımda Boyalı Kuş romanıyla tanımıştım.Bu tanışıklık, Adımlar ve Boşluk ile devam etti. Bir Yerde ( Being There ) ise , 80’li yılların başında izlediğim bir filmdi.Jerzy Kosinski’nin okumadığım bir kitabından uyarlama…Geçen gün ablamda dvd si ni görünce tekrar izlemek üzere hemen aldım.



Bütün hayatı boyunca bahçesinde çalıştığı malikânenin dışına çıkmamış olan kendi halinde, saf biraz da zekası kıt bir bahçıvan Change, işvereni ölünce kendini sokakta bulur. Dış dünya hakkında bildiği her şey sadece televizyonda seyrettikleri ile sınırlıdır. Tesadüfi bir kaza sonucu; Ben ,karısı Eve ve onların zengin yaşamı ile tanışır.” Çok ciddi bir hastalıkla pençeleşen Ben Rand bu “bahçıvan”ı kendi içinde huzuru bulmuş biri olarak düşünür ve başkanla tanıştıracak kadar samimi bir dostluk kurmak ister. Change Gardener ‘ın ( soyadı olayların gelişiminin kilit noktası) o kadar sade ve anlaşılır cümleleri vardır ki; derinden bakılınca ve herkes bildiği dilden algılayınca bu cümlelerin çok derin yaşam felsefelerine ulaşılır. Aslında tek bildiği şeyden, ağaçlardan çiçeklerden sözetmektedir. Söylediği her söz büyük tepkiler ve şaşkınlıklarla karşılanır ve Chance bir anda ülkedeki en önemli kişi oluverir.


Sanırım kitabın/filmin mesajlarından biri de onaylamanın günümüz dünyasındaki önemidir. İletişimsizliğin sıradanlığı, yanlış anlaşılmanın, şansın ve tesadüflerin akışında olmayacak noktalara sürüklenmenin kolaylığı...
ya da;
durgun ve duru bir aklın gördüğü ilgi ve itibar, az konuşmanın ve telaşsızlığın çekiciliği, basit metaforlara ve isteklerini net ve direkt bir biçimde ifade etme gücüne duyulan hayranlık.
nasıl okursan öyle bir karakter Change Gardener…



Filmin en son sahnesi, benim çok hoş bulduğum bir sürreallikte… Suyun üzerinde yürür Change…Biraz yürüdükten sonra durur şemsiyesinin ucunu suya daldırır. Şemsiye dibine kadar suya batar.Buna şaşırır Change…Şemsiyesinin ucundaki gerçeklik onu şaşırtır.Change gerçek olamayacak kadar saftır çünkü …Su gibi…



Ve Peter Sellers…Onu sadece Pembe Panter filmleriyleriyle hatırlayanların izlemesi gereken bir film.Dingin bir tempoda bile insanı güldürebilen mükemmel bir Peter Sellers…


----------------------------------


( NOT: Adsız bir kişi tarafından, izleyicim olan biri için,yayınlama diye, çok çirkin bir yorum bırakılmış.Bloguma o kişinin yakışmadığı söylenmiş.Asıl kimseye yakışmayan böyle bir yorumdur.Ve insanların blog dünyasında bir çekişmeye girerek nasıl bu kadar çirkinleşebildiklerini anlamış değilim.Yazan kişi, biraz cesareti olsaydı ,adsız değil,ismiyle yorum bırakırdı.Aslında Bir başkası için böylesine çirkin kelimeler yazan birinin bloguma yakışmadığını düşünüyorum.Ve sizlerden özür diliyorum böyle bir not düştüğüm için.O kişi tekrar yorum bırakacak olursa aynen yayınlayacağım.Lütfen ismiyle bıraksın yorumunu.)

29 Aralık 2010 Çarşamba

Mutlu Yıllar




İdeal denen şey bir yıldıza benzer, ona hiçbir zaman ulaşamayız ama, tıpkı denizcilere olduğu gibi bize de yolumuzu gösteren odur. Yeni yılda tüm ideallerinize kavuşmanız dileğiyle mutlu yıllar...


26 Aralık 2010 Pazar

Ruhunuzu yüzünüze giyebilecek kadar cesur musunuz? ( 15 )





"kedi oyunlarında büyüyordu,
mum, üşüyordu yanmalarında.
zaman ikili yürüyordu
aralarında.
bir ayrışım görünüyordu
birinin yanmalarında
öbürünün oynamalarında.

kedi oyunlarında büyüyordu,
yitirerek gitgide oyunlarını.
mum küçülüyordu yanmalarında,
yitirerek gitgide yakmalarını."

( Özdemir Asaf'tan)

19 Aralık 2010 Pazar

Mesut İnsanlar Fotoğrafhanesi...


Bugün, melankolik ve derviş ruhlu şair Ziya Osman Saba'nın çok hoş bir şiirine rastladım.yaşamdan alınan keyfi birdenbire arttıveren...


nefes almak, içten içe, derin derin,
taze, ılık, serin,
duymak havayı bağrında.

nefes almak, her sabah uyanık.
ağaran güne penceren açık.
bir ağaç gölgesinde, bir su kenarında.

üstünde gökyüzü, ufuklara karşı.

senin her yer: caddeler, meydan, çarşı...
kardeşim, nefes alıyorsun ya!

koklar gibi maviliği, rüzgârı öper gibi,

ananın südünü emer gibi,
kana kana, doya doya...

nefes almak, kolunda bir sevgili,

kırlarda, bütün bir pazar tatili.
bahar, yaz, kış.

nefes almak, akşam, iş bitince,

çoluk çocuğunla artık bütün gece,
nefesin nefeslere karışmış.

yatakta rahat, unutmuş, uykulu,

yanında karına uzatıp bir kolu,
nefes almak.

o dolup boşalan göğse...

uyumak, sevmek nefes nefese,
kalkıp adım atmak, tutup ıslık çalmak.

sürahide, ışıl ışıl, içilecek su.

deniz kokusu, toprak kokusu, çiçek kokusu.
yüzüme vuran ışık, kulağıma gelen ses.

ah, bütün sevdiklerim, her şey, herkes...

anlıyorum, birbirinden mukaddes,
alıp verdiğim her nefes." …….. derken, Geçen Zaman şiirinde


”acilin, acilin tekrar
cocuk dizlerimdeki yaralar”

dizelerinde insanin zaman onundeki zavallılığını da anlatıyor.


Şiirlerinin ardından hikayelerine geçtim.


Genç sayılabilecek yaşta kaybettiğimiz Ziya Osman Saba' nın gerçekleştirmeyi çok istediği bir tasarısı varmış: Kendi hayatının romanını yazmak. Yaşamıyla paralel olarak, içinde yaşadığı ve çok sevdiği İstanbul 'un da değişip geliştiğini görmüştü. Bu nedenle hazırladığı yapıta "Değişen İstanbul" adını vermek istiyordu. Anılarından parçaları eli değdikçe yazıyordu. Bunların bir bölümü "Mesut İnsanlar Fotoğrafhanesi nde yayınlanmış, bir bölümü ise Varlık dergisi ve yıllık hikaye kitaplarında kalmış, bunlar, sonradan "Değişen İstanbul" adıyla kitaplaştırılmış.


Ziya Osman Saba'nın etkileyici hikayesi; türk edebiyatının en iyi hikayeleri arasında da sayılabilir. Vitrindeki mutlu insanlara özenen kahramanımız, birgün aynı öyle mutlu bir fotoğraf çektirmek ister; velakin olaylar istediği gibi gelişmez. Abidin Dino, mutluluğun resmini çizmiş midir bilinmez, ama mutsuzluğun en yalın hikayelerindin birini yazmıştır Ziya Osman Saba; her dem takdir edilesi bir hikayecidir.


Hayali Ziya bey, bir gün ismi ile müsemma bu fotoğrafçıya gider ve vesikalık çektirmek istediğini söyler... Tabii ki aklında bin bir hüzünlü düşünce ve bin bir soruyla... Öyle bir ifadeyle bakar ki kameraya, fotoğrafçı özür dilemek zorunda kalır:

"beyim, kusura bakmayın, sizin resminizi çekemeyeceğim. Burası" mesut insanlar fotoğrafhanesi." ...


( Hikayeyi okumak isterseniz Mesut İnsanlar Fotoğrafhanesine tıklayınız)



16 Aralık 2010 Perşembe

9 Aralık 2010 Perşembe

ŞARKILI BİR MASALDIR YAŞAMAK...




''Bir gün yüksek bir yere çıkıp konuşmaya başladım.

doğumdan, yaşamdan, sevgiden, ölümden söz ettim.

Sevgi, sevmek sizin elinizdedir. oysa öbürleri elinizde değildir, dedim..
doğmamak, ölmemek sizin elinizde değildir, dedim.
sevgisiz yaşamak yaşamamaktır dedim.
yaşamak, dedim, ilkin sevgi ile, sevmek ile başlar, doğumla, doğmakla değil.. yaşam da sevgisizlikle biter dedim, ölümle, ölmekle değil..

Şimdi sizlere “seven ölmez” diyorum.. Yaşamakla ölmek konularının kavramları arasında sizleri, kendinizi yeniden gözden geçirmeye çağırıyorum dedim, ve indim.

Dinleyiciler arasında büyük bir kavga çıktı. üç kişi öldü. sordum, soruşturdum. Ölenlerden biri “evet, seven ölmez” diyenmiş. Öbürü buna karşı : “hayır, seven de ölür” diyenmiş.
ya üçüncü ölen? deye sordum.
O mu? dediler, anlattılar.
o, bunların ikisinin arasındaki tartışmanın sonucunu öğrenmek için bekleyenmiş..''

Özdemir Asaf
(yuvarlağın köşeleri)

5 Aralık 2010 Pazar

AV MEVSİMİ




Haftasonunun ikinci filmi Av Mevsimi’nden keyifle dönmüş bulunuyorum.Diğer Yavuz Tugrul filmleri gibi sinemamızın yüz akı bir film daha…

"Av Mevsimi", bir cinayet araştırması sırasında hayatları altüst olan üç polisin hikayesini anlatıyor. Polisiye-dram…Henüz üç gündür gösterimde olduğu için ,izlemek isteyenleri düşünerek anlatmayacağım. Ama birkaç ipucu vermeden de geçemeyeceğim. Şener Şen’in oyunculuğu tartışmasız zaten ama Cem yılmaz “deli İdris” tiplemesiyle mükemmeldi. Filmde ki Lazca çok hoş bir ayrıntı ve ayrı bir tattı filmde. En sevdiğim sahnelerden biri , deli İdris’in ,kült olacağı kesin, bir Karadeniz türküsünü söylemesi…

Kısaca, Av Mevsimi, herşeyi ile belli bir sanat yönetimi içeriyor ve sinemamızda çıtayı yükseltiyor.



"BİRİ UYUDU ÖBÜRÜ DÜŞ GÖRDÜ"


Bir kütüphanede memur olarak çalışan Aziz, kendi küçük dünyasında sakin ve
huzurlu bir hayat sürdürmektedir. Bir gün, mahalleye yeni açılan kuaförün sahibi
Seçil ve 10 yaşındaki kızı Gizem, Aziz’in oturduğu apartmana taşınır. Aziz’in yeni komşularıyla renklenen hayatı, küçük kızın daldığı uzun uykuyla gölgelenir. Gizem’in daldığı uykunun tetiklediği bambaşka olaylarla, sıradan görünen ama aslında
rengarenk karakterlere sahip bu insanlar birlik olup, kaderi değiştirmeye çalışırlar.


Hafta sonunu sinema günleri ilan ettim ve bu akşam bir Çağan Irmak filmi Prenses’in Uykusu’na gittim.Yarın sırada Av Mevsimi var.


Hassas bir konuda melodrama kaçmadan incelikle işlenmiş , büyüklere bir masal Prenses’in Uykusu, ilginç bir o kadar da hoş.Sıradan gibi görünen ama gerçekten rengarenk karakterler… Bir peri masalı kıvamında ilerleyen Prensesin Uykusu'nda, sinemamızda pek rastlanmayan kısa animasyon bölümleri de eklenmiş filminin kurgusuna ve ayrı bir hoşluk katmış filme.Müzikler çok güzel.Filmin çıkış noktası Redd’in Prensesin uykusuyum şarkısı ve Redd filme çok yakışmış.



"uyandırmak için anlatılan bir masal anlatıyorum sana
dünyadaki bütün masalların aksine
uyanınca okunacak bir masal
bizim masalımız
dünyanın tüm masallarının tersine"





Redd - Prensesin Uykusu 2010 Orijinal Klip
Yükleyen MDteam. - Öne çıkan müzik videolarını izleyin.

30 Kasım 2010 Salı

Anılar (MİM)



Yaz rehavetinden sonra bloglar epey hareketlendi ve mim furyasıda damgasını vurdu bloglara. Bu kez sevgili minimalist tarafından mimlenmişim. Hem de oldukça ağır bir mimle... ( Sanki ağır cezada hüküm giymiş gibi oldu :)

"Sizden anılarınızla,anılarınızın değeriyle ve onları yüklediğiniz eşyalarla ilgili bir yazı yazmanızı istiyorum."

İlk aklıma gelen, "11 e 10 kala" filminin kahramanı Mithat Bey oldu. Mithat Bey, yaşamı bir bütün olarak algılayan, şimdiki zaman ve geçmiş arasında ayrım yapmayan biri. geçmişin tozları onu astım yapsa da Mithat Bey için farketmiyor. Çünkü gelecek yaşam geçmişle birlikte değerlendirildiğinde anlamlı...

Filmi izlerken, saklamaktan mutluluk duyduğum şeyleri düşünmüştüm. Sakladıklarım çok değil. Pek kolleksiyoncu bir ruha da sahip değilim. Kitap ayraçlarım olmazsa olmazlarım.Herhangi bir anıya sahip değiller elbette...



Ama, ya 12 yaşımdan kalan,mavi plastik kaplı, üzerinde şiir yazan hatıra defterim !



Hatıra defteri... Ortaokul sıralarında çoğumuzun olmuştur sanıyorum. Kah kuşlar, kah kelebeklerle dolu olur, bazılarının içinde çiçekler açardı. Yıllar boyunca saklanacak olan bu yazılarda akılda kalmak, bazen diğer yazan kişilerden bir adım öne çıkmak gibi dertler hasıl olsa da, "bana kalbin kadar temiz bu sayfayı ayırdığın için" diye başlayan, "umarım bir gün gelir bu sayfayı okursan seni çok seven beni hatırlarsın" diye biten cümleler...Yıllar sonra baktığımız da, kurulan cümleleri okuyup,"ne kadar saf çocuklarmışız" dedirten, sepetli yumurtalı maniler...



İlk sayfasını babama ayırdığım defterimi, bugün elime alıp tekrar okuduğumda da,"ne kadar saf temiz çocuklarmışız" sözleri döküldü ağzımdan.

sepet sepet yumurta
sakın beni unutma
unutursan küserim
gözlerinden öperim.

Sakladıklarımdan bir diğeri babamın lise diploması. Kabataş Erkek Lisesi'nde, edebiyat öğretmenleri Faruk Nafiz Çamlıbel'le anılarını dinleyerek büyüdüğüm, çok erken kaybetmiş olsam da, bana şiir ve edebiyat sevgisini aşılayan sevgili babam...



İşte böyle bir şey...


aslan

HÜSEYİN USTA

Guven


mimlendiniz...Kolaylıklar dilerim.

26 Kasım 2010 Cuma

ZİYAN

köpekçi cuma , “abi gel” dedi.
“gel abi! bak moral ekibi gelmiş!”

“vatanı korumak moral bozucu bir şey mi ki gelmişler?”

Her Hakan Günday kitabında olduğu gibi süper aforizmalara sahip kitap. Ama bu kitabı diğerlerinden daha başka sanki, çok cesur, çok sert … Yazılmaması, okunmaması, hatırlanmaması ziyan olurdu ancak.


1926 yılında Atatürk'e suikast hazırlığı yapıp yakalanan Ziya Hurşit'le günümüzde askerliğini yapmakta(!) olan kahramanımızın hayatlarının kesişimini anlatıyor.


Kitap, Mustafa Kemal'in bir fotoğrafıylave çarpıcı bir paragrafla başlıyor."Gazi, Dikmen sırtlarında dinleniyor.12 Şubat 1921"

"Gözlerimin hizasına asılmış fotoğrafın altında böyle yazıyordu: Gazi dinleniyor...Ama dinlenmiyordu.Atatürk'ün yüzlerce fotoğrafını görmüştüm. Bu fotoğrafta dinlenen bir adam yoktu.Böyle bir adam görmüyordum.Ben bu fotoğrafta, bizden bıktığı için gözlerini kapatan birini görüyordum.Hepimizden herşeyden bıktığı için, bize bakmaktan vazgeçmiş birini görüyordum. kurtarmak istediği insanların gerçekte bir sahtekarlar sürüsü olduğunu, onca çabasının hiçbir şeye değmeyeceğini düşünen bir adam görüyordum. Herşeyi bırakmak herşeyden vazgeçmek, herşeyi siktir etmek isteyen bir adam. Hiç farketmez, d,ye düşünen bir adam. Ölerek donmayı ya da donarak ölmeyi bekleyen bir adam. Bu yüzden kapalıydı gözleri. Üşüdüğünden değil, duymamak için örtmüştü kulaklarını."


“Zorunlu askerlik hizmeti, emek, zaman ve kaynak israfıdır. Erlik, derhal bir meslek statüsü kazanmalı ve profesyonel ordunun bir parçası haline gelmelidir. Her üç ayda bir toplanan yüz binlerce genci askere dönüştürmek için harcanan çabanın onda biriyle ordunun işlevselliği on kat artırılabilir. Sosyo-ekonomik açıdan geri bırakılmış toplumun zorunlu askerlik hizmeti yoluyla olumlu anlamda biçimlendiği düşüncesi asla geçerli değildir. Bunun kanıtı, nesillerdir askerlik hizmetini tamamlamış erkeklerin yönlendirdiği günümüz toplumunun mevcut düzeyidir. Askerliğin insanı adam ettiğine ilişkin inanç, bütünüyle temelsizdir. On dokuz yaşına kadar cahil bırakılmış genç erkekleri dayatma yoluyla, on beş ay içerisinde bilinçlendirmek mümkün değildir. Dolayısıyla, 460 gün boyunca izmarit toplayarak mıntıka temizliği yapmış olanla, kanalizasyonu denize akıtan aynı kişidir. Dolayısıyla, 460 gün boyunca vatan sevgisi aşılanan insanla, devletine kazık atan aynı kişidir. Dolayısıyla, 460 gün boyunca vatandaşını adam etmek için uğraşanla, insani gelişmişlik endeksinde dünya 84'üncüsü olan aynı ülkedir. Ordu, zorunlu katılımlara ihtiyaç duyamayacak kadar ciddi bir kurumdur. Aldığımız eğitimin süresi on haftadır. Çağdaş hiçbir ordu on haftalık erlere güvenerek varlığını sürdüremez. Kahramanlık şiirleri okuyan ve komando üniforması giymiş beş yaşındaki çocuklar kadar asker olan bizler, bu vatan için öleceğiz. çünkü ne savaşmayı biliyoruz ne de hayata dair bir umudumuz var!" ( S.121 )



Peri ve şan kelimeleri bir araya gelir, bu topraklarda perişan adlı kızlar yaşar.
Doğu'da kızlar, kadın doğar. Ecellerinden önce ölürler. ilk yemeği anasının memesinden gelen ve yediği çanağa tükürmekte sakınca görmeyen erkek, o kadar çok kadın gömer ki toprak bile dişidir. Bu yüzden toprak ana diye bilinir. Perilerin şanı buradan gelir. Diri diri gömüle gömüle toprağı bile kadın yapmışlardır. Bu yüzden verimsiz ve çoraktır. Buna da, kadının intikamı denir. ( S.159 )



...aslında anlamalıydık. İlkokulun bahçesinde uyanmalıydık. Hazır ol! rahat! hazır ol! dikkat! sağa bak! tesadüf değilmiş hiçbiri. Devamı varmış meğer. Alıştırmaymış onlar. Gerisi buradaymış. Milliyetçiliğin bir din olduğu bu ülkede, zorunlu hale getirilmediği takdirde askerlik hizmetine gönüllü bulamayacaklarından korktuklarını anlamalıydık! Bir zamanlar, üzerimdeki tişörtte sarı, yeşil ve kırmızı yüzlü bir bob marley taşıdığım için, polis tarafından çevrilip "bu da ne?" dendiğinde anlamalıydım. "reggae!" dediğimde "nerede?" diyen polisin terör tehdidiyle dolmuş boş bakışlarından anlamalıydım. Hiçbir yerinde bob marley yazmayan ve karanlığın içinden çıkan saçsız yüzün, herhangi bir pkk liderine ait olabileceği şüphesiyle karakola götürüldüğüm gün anlamalıydım. Annemin, ayrıntılı tariflerimle cd' lerimin arasında bulduğu legend albümü ile odamdaki bob marley posterini söküp getirmesi sonucu serbest bırakıldığım an anlamadıydım. Bir takım renk, ses, harf ve işaretlerin bir takım orospu çocukları tarafından rehin alınmış olduğunu anlamalıydım. sarıyı, yeşili, kırmızıyı çoktan dağa kaldırmışlardı! En boktanı da bunları onlar seçmişti! Bize en ufak söz hakkı kalmamıştı. ( S.163 )


Ve kitabın son cümlesi ; “Şu an donarak ölmekte olan Mehmetçiklerimize buradan kucak dolusu sevgiler”



25 Kasım 2010 Perşembe

MİM




Sevgili deepblueeagle, derici sevdiği pöstekiyi yerden yere vururmuş misali yine mimlemiş ve zorlayıcı bir mim göndermiş.Yazarken bir yandan da düşünüyorum kimleri zora soksam diye :)

Evet mimimiz ve cevaplar karşınızda…

1-· En sevdiğiniz kelime: Canım (günümüzde çok ucuzlatılsa da sevginin en yalın en temiz ifadesi olarak gelir bana)

2-Nefret ettiğiniz kelime: Tek bir kelime değil de bir cümle den nefret ediyorum.” KAÇ PARALIK ADAMSIN"

3-Ne sizi heyecanlandırır: Çok şeyden çok değişik heyecanlar duyabiliyorum

4-Heyecanınızı ne öldürür: Kendim…Benim dışındaki şeyler sadece canımı sıkabilir.

5-En sevdiğiniz ses: Dalga sesleri

6-Nefret ettiğiniz ses: Siren

7-Hangi mesleği yapmak istemezsiniz : Bankacı

8-Hangi doğal yeteneğe sahip olmak isterdiniz: Resim de eşsiz olmak isterdim (biraz bencilce ama :)

9-Kendiniz olmasaydınız kim olmak isterdiniz:Hiç böyle bir arzum olmadı , kendimden memnunum sanırım :)

10-Nerede yaşamak isterdiniz:Deniz ve ormanın iç içe geçtiği ama teknolojiden uzak olmayacağım bir yer :)

11-En önemli kusurunuz:Zaman zaman ani patlamalarım (sanırım çok fazla sabırlı olmamdan)

12-Size en fazla keyif veren kötü huyunuz:Tabii ki sigara

13-Kahramanınız kim:Yok

14-En çok kullandığınız kötü kelime: Pislik

15-Şu anki ruh haliniz: deepblueeagle’ı boğmak istiyorum :)

16-Hayat felsefenizi hangi slogan özetler : Dalgaları aşmak

17-Mutluluk rüyanız:Kesin bir mutluluk rüyam yok.Mutluluk “an” larda

18-Sizce mutsuzluğun tanımı : kendini sevmemek

19-Nasıl ölmek isterdiniz : üç gün yatak dördüncü gün toprak misali :))

20-Öldüğün zaman cennete giderseniz Allah’ın size ne söylemesini istersiniz: 20 yaş ve şu an ki düşüncelerinle seni geri gönderiyorum .


Ezgilimelodi, Antipatik Yazar, JİVAGO ,Agresifboy ve minimalist mimlendiniz efendim kolay gelsin :)

Almora'da eşlik etsin.

(Resim Ben Goossens)

24 Kasım 2010 Çarşamba

Eğitimin Hamalları

“İki Dil Bir Bavul” filmini yaklaşık bir sene önce izlemiş ve hemen post yapmıştım.Önceki gece Tv de rastlayınca tekrar izledim, Denizli’den kalkıp Siverek’in bir köyüne gelen yeni mezun Emre öğretmeni ve Türkçe bilmeyen o güzel çocukları…Beş sınıfı bir arada okutan,birinci sınıflara, müfredata geçmeden evvel , türkçe öğretmek zorunda olan Emre öğretmenin özveri ve yalnızlığını…

Bugün "Öğretmenler Günü"...Gazetede bir başlık... "Eğitimin Hamalları"...Avrupa'da bir öğretmene verilen ücret,Türkiye'de üç öğretmenin maaşına denk geliyor.Türkiye Macaristantan'dan sonra en düşük ücret veren ikinci ülke. Türkiye'de yaklaşık 710 bin öğretmenin 67 binini sözleşmeli, 66 binini ise hiç bir sosyal güvencesi olmayan ücretli öğretmenler oluşturuyor.Ataması yapılmayan öğretmenlerin sayısı ise 400 bine yaklaşıyor.

Her yıl "24 Kasım Öğretmenler Günü" biraz daha buruk.Aynı buruklukla ve utanarak, öğretmenlerimizin gününü kutluyorum.


İki Dil Bir Bavul 1
Yükleyen kurul_67. - Aile videolarını izleyin.

21 Kasım 2010 Pazar

MİM & MİM



Henüz yeni bir blogcu olan ve yazılarını beğeniyle izlediğim Sevgili deepblueeagle mimlemişti ve epeydir bekliyordu bu mim.Derken Sevgili JİVAGO'dan da bir mim geldi.Her ikisine de teşekkürlerimi sunarak cevaplamaya çalışayım.

İlk mimin konusu ;"Garip alışkanlıklarımız ve yapamadıklarımız nelerdir?"
Tabii "benim garip taraflarım var mı yahu" diye bir düşündüm.hani ilginç olabilirim de,garipliği olmak bir başka :)) Şaka bir yana,mutlaka, bana çok doğal gelen ama başkalarına garip gelen huy ve davranışlarım ne olabilir ki ? (başkalarına sormak lazım :))
Bir kadın olarak, matkapları çok sevmem,yeni modellerine hayranlıkla bakmam ve sesinden hiç rahatsız olmamam garip olabilir mesela.Tabii bilumum tamirat işlerini seviyor olmam da...Bu nedenle ustalarla, nalburlarla hoş diyaloglarım vardır.
Hiç bir hayvana karşı karşı korku duymuyor olmam (da doğrusu ,korkularımın olmaması) başkasına tuhaf gelebilir.
Bir de, denizde tek başıma epey açılıp karayı izlemek (gözler kartal mübarek)çok hoşuma gider.
Garip değilim değil mi ? :)
Şimdi kimleri zora soksam acaba :))

Syhn

Çınar

ezgilimelodi

lityummm


Kolay gelsin efendim, Sevgilerimle...


Gelelim ikinci mime...Dost JİVAGO'dan da hoş bir mim gelmiş.Durum şöyle ; "Kitaplığınızın karşına geçin. Gözlerinizi kapatın. Derin bir nefes alın. Elinizi kitapların üzerinde gezdirin ve birini seçin. Şimdi gözlerinizi açın. Bir kitap seçmiş durumdasınız. O kitabı satın aldığınız yada hediye gelmişte olabilir anı hatırlamaya çalışın. İlk kez okuduğunuzda neler düşünmüştünüz, hatırlayın. Şimdi sayfaları şöyle hızlıca bir dolanın ki, kitabın kokusu burnunuza gelsin. Evet, ne güzel bir koku bu! 55. sayfayı bulun. Sayfayı tekrar okuyun. Sayfadan bir paragraf seçin ve mim konusu olarak bunu blogunuza yazın. Daha sonra siz de arkadaşlarınızdan üç tanesine cevaplaması için gönderin.
Kuralları da var..
Mim Kuralları:
- Mimlenenler mimi cevaplamak zorundadırlar, mim bozulamaz.
- Mimin bozulması teklif dahi edilemez.
- Mim yalnızca 3 kişiye gönderilebilir.
- Karşılıklı mimlemeler yasaktır.
- Mim, her bir blog için sadece bir kez cevaplanabilir.
- Mim kurallarının ilk 6 maddesi değiştirilemez.

Elime gelen kitap, Yılmaz Odabaşı'nın kitabı "Feride"...Bir nehir şiir, uzun soluklu bir söylem bir şiirde bütünleşmiş.Toplam 54 bölüm ve tek bir şiir.55. Sayfa da ise XXV.bölüm var.




Birazdan kapılar kırılacak belki de...
Birazdan kapkara bir örtü olabilir gözlerimizde.

Biz diz kırarken sinesinde sancının,
yolunur papatya, deşilir ten ve yara da...

Çünkü ölmek günleri biraz da,
gülmek günleri (de) inadına;
gün gülümsemeleri ardında...

Gün gülümsemeleri ardında
dağlandıkça
dağlaşarak
ve dağları sevmeye yaraşmak...

Yaraşmaya
yanaşmak günleri...

/Sen de yanaş kıyılarıma bir vapur gibi,
çarpıp durayım güvertelerde gözlerine.../

Esmir, deepblueeagle ve İ.x.İ.r mimlendiniz. Sevgilerimle...

12 Kasım 2010 Cuma

Annem annem...

"Artık demir almak günü gelmişse zamandan,
meçhule giden bir gemi kalkar bu limandan.
Hiç yolcusu yokmuş gbii sessizce alır yol,
sallanmaz o kalkışta ne mendil ne de bir kol."

Yahya Kemal annesini henüz 13 yaşındayken kaybettiği için, şiirlerinin önemli bir kısmı ölüm üzerineymiş.

Ben seni o kadar erken kaybetmedim anne. Çok hastaydın, acı çekiyordun ve bir yatağa mahkum olmuştun. Senin acılarının bittiğini düşünmemiz tek tesellimiz.

Son gün ( 2 Ağustos ), getirdiğimiz doktora çok acı çektiğini söylediğimiz de,"acı duymuyor" demişti. Sonra öğrendim ki,ölümden önce, vücut yüksek miktar da endorfin salgılarmış ve acı duyulmazmış meğer...Hemen gideceğini hiç düşünemedik,daha doğrusu yakıştıramadık.Önce bir son nefes geldi...gittin...

Bir sevdiğimizi kaybettiğimiz de kalbimizde kırk mum yanmaya başlarmış.Yaşadığımız acının miktarı bu mumların sayısıyla orantılı olurmuş.Sevdiğimizi kaybettikten bir gün sonra mumlardan biri biri sönermiş.39 Mum kalırmış geriye.Üçüncü gün bir mum daha sönermiş, bu böyle devam edip gidermiş ta ki yüreğimiz de bir mum kalana kalana kadar ; asla sönmeyecek olan bir tek mum...

Acının azalması doğalmış, olması gereken buymuş zaten.Mumları tekrar yakmaya kalkışmanın o kişiye minnet göstermek, sevgimizi kanıtlamak gibi bir anlamı olmazmış aslında. İhtiyacımız olduğu halde kaybettiğimiz bir insan için kendimizi yok etmek, bize ihtiyacı olan insanlara, istemeden de olsa ihanet etmemiz anlamına gelirmiş.

Şimdi babamla bir aradasınız .Henüz 15 yaşındayken kaybettiğim babamdan kalan bir tek mum yanmaya devam ediyor.Senin mumların henüz azalmadı annem...

(27 Ağustos'ta yazılan ama yayınlanmayan bir yazı)

9 Kasım 2010 Salı

Ruhunuzu yüzünüze giyebilecek kadar cesur musunuz? (12)




Dostoyevski geldi ansızın
hiç konuşmadı
serüvenci bir düşü
kentten kaçmıştı

şiirler okudu konçinalar
bir plak intihar etti
direniyordu gece
kardan kandiller sönük

düellosuna
satranç oynadık Puşkin'le
vuruldu
geceyi uyku tutmuyordu





( Şiir Orhan Veli )