29 Aralık 2011 Perşembe

MİM : Yeni Yıl Dileklerim




Sevgili "yüreğimdeki yağmurlar" tarafından mimlenmişim.Uzun süredir blogla ilgilenemediğimden yeni gördüm ve neyse yılın son günlerinde cevaplıyorum.

Mim e gelince,yeni yıldan istediğimiz 12 dileğimizi yazıyoruz ve 12 kişiye gönderiyoruz.yeni yılda hepimizin dilekleri ,umutları var.O yüzden bu mim , 12 dileğini paylaşmak isteyen tüm blog arkadaşlarıma gidiyor.

Gelelim benim dileklerime ;

1- Depremlerin ve tüm doğal afetlerin zararlarını en aza indiren,yıkımlar olmadan bilimi ve tekniği dikkate alan bir devlet,

2- Gazetecilerin ve bilim adamlarının cezaevinde olmadığı bir ülke,

3- "Yetmez ama Evet" lerin değil," Demokrasi Hemen Şimdi" diyenlerin çoğaldığı bir ülke,

4- Kadın cinayetlerinin olmadığı bir ülke,

5- "Rıza" kelimesinin 13 yaşındaki kız çocuklarını yaralamadığı bir ülke,

6- Vicdan duygusunu kaybetmeyen bir toplum,

7- Üniversite öğrencilerinin cezaevlerinde olmadığı bir ülke,

8- Özgür basının olduğu bir ülke,

9- Vekil maaşlarına 15 dakikada zam yapılırken, insanca yaşama koşulları için zam isteyen asillerin üzerine su sıkılmadığı yerlerde sürüklenmediği bir ülke,

10-Sivillerin, terörist sanılarak bombalanmadığı bir ülke,

11-Barış içinde özgürce sokaklarda şarkılar söyleyerek kutladığımız bir yılbaşı,

12-Yaşamaktan onur duyacağım bir ülke

DİLİYORUM

BİR Azeri yeni yıl şarkısı eşliğinde herkese güzel yıllar diliyor ve bu şarkıyı Bakü'de olan oğluma gönderiyorum.:))

Sevgilerimle...

11 Kasım 2011 Cuma

BAKÜ – BAKI ( Rüzgarın şehri )




5 Kasım günü Azerbaycan Hava yolları ile Bakü ‘ye Doğru yola çıktık. 2.5 Saaatlik bir yolculuktan sonra, ismini bad-ı kübra’dan alan , daima esen Bakü’deydik. Akşam saati vardığımız için,Hazar kıyısında bir gezinti, bir şehir turu ve akşam yemeğinden sonra evdeydik.



Ertesi sabah kaltığımızda bizi bir sürpriz bekliyordu.Tipi,boran ortalık…Doğru dürüst kar yağmayan şehir bizi karla karşıladı.Bir de buna Bakü’nün rüzgarı eklenince burnumuzu çıkartamadık dışarı.Bütün günü evde geçirdikten sonra akşamüzeri soluğu bir gürcü restoranında aldık. Khinkali, haçapuri,isimlerini şu anda hatırlamadığım leziz et yemekleri ve mükemmel ev şarabı … Ancak masayı silip süpürdükdükten sonra fotoğraf çekmek aklıma geldi.

Ertesi gün artık Bakü sokaklarındaydık. First Lady’nin Paris’e benzetmek istemesi nedeniyle, şehir merkezindeki bütün binalar beyaz bakü taşıyla restore edilmiş. Sovyet döneminden kalma binalar muhteşemdi. Hele ki gece… Bakü’nün merkezi geceleri gündüze göre çok daha güzel. Temizlenmiş yenilenmiş tüm eski binalar ışıklandırılıyor.Hem de çok estetik bir şekilde.Işıl ışıl bir kent merkezi…
Şehrin hertarafı birbirinden güzel park ve bahçeler ve heykellerle dolu.Ama ne yazık ki hertarafta da 20-25 katlı inşaatlar yükseliyor.







Şehrin merkezi, bir yaya bölgesi olan, restoranların, mağazaların, cafelerin yer aldığı Targovi.Bütün türk markalarına burada rastlıyorsunuz. Birde Park Bulvar adında bir Avm leri var ,orasıda aynı şekilde. Yani hiç yabancılık çekmiyorsunuz.
Akşam bir azeri restoranındaydık.bizden pek farklı değildi.Et ağırlıklı bir mutfak kebab ve ızgara…Votka içilmesi konusunda ısrarcı olsa da şef garsonumuz, tercihim rakıydı.
Oldukça pahalı bir şehir Bakü. 1 manat= 1 euro, paraları kıymetli. Alışveriş için özel birşeyleri yok.Hayatları petrol . Ama bir hediyelik eşya dükkanında Lenin’in eski bir büstünü gördüm aldım.Dünya… nerden nereye…





Devlet mezarlığı sanki bir açıkhava heykel müzesi gibiydi. Sanatçıların, ileri gelen kişilerin mezarları birer sanat eseri sanki. Biraz ileride ise Shahidlar Xiyabani (Şehitler Mezarlığı) var. Azerbaycan’da şehit olan Türk askerlerin anıt mezarı ile Türk Diyanet Vakfı’nın yaptırdığı cami de bu noktada.





Şehrin en ilginç yerlerden biri Icari Şahar (İçeri Şehir) dedikleri tarihi ve turistik kısım. Dar sokaklarında çok güzel evler, camiler ve kervansaraylar var. Etrafı surlar ve kulelerle çevrili. İçeri Şehir’de Şirvan Şah Sarayı…Aşağı doğru yürüdüğünüzde Kız Kalesi’ne varıyorsunuz.




Müzeler galerilerde gezildi tabii. Modern Sanatlar Müzesi’ne hayran kaldım ve Mikail Abdurahmanov’un resimlerine…





Hava şartları nedeniyle Bakü dışındaki milattan önce 3-1’inci bin yıllara ait arkeolojik yerlere gidemedik.Umarım baharda bir yolculuk daha yapar oralarıda gezerim.
Salamat qalın. Görüşərik.




20 Ekim 2011 Perşembe

BAŞLIKSIZ



ONLAR ÖLÜRKEN


Önceki gece yarısı 01.00 saatlerinde...

Onlar ölürken siz ne yapıyordunuz?

Biz ne yapıyorduk?

Muhtemelen aklımıza takılan bir sorunla uyuyakalmıştık.

İşte biz sıcacık yataklarımızdayken...

Belki bir anne yatağından fırladı, içine bir ateş düştü; dua okumaya başladı, “Allahım oğlumu koru“ diye...

İşte tam o sıralarda...

Onlar

ölüyordu...

Teker teker ölüyorlardı.

Belki çatışarak, belki gafil avlanarak, birbirlerini görerek

ölüyorlardı.

Onlar ateş altındayken...

Annesi sabahı zor etti.

Kapı çalınmasın, telefon çalmasın diye yorganın içine sığındı. Oradan hiç çıkmak istemedi.

Televizyonu, radyoyu açmaktan, gazete okumaktan korkuyordu.

Oysa bir başka asker, o sırada onların evine doğru geliyordu.

Az sonra kapısını çalacaktı.

Nasıl söyleyeceğini düşünerek... Başı öne eğik dursa yeter miydi?

O sırada biz ne yapıyorduk?

Haber bomba gibi düşmüştü.

Herkesin ama herkesin içi yanmaya başladı. Öfkeye hâkim olmak çok güçtü...

Çok güç!

24 şehidin evlerinin kapısı çalındı dün.

Kapının dışında başı öne eğik başka bir asker duruyordu...

Onların derin acıları bizim öfkemiz, isyanımızla birleşti.

İşte tam o sıralarda açıklamalar, basın toplantıları yapılıyordu...

“Metanetinizi kaybetmeyin.”

“Bunun hesabı mutlaka sorulacak.”

“Elbette hizaya gelmeyeceğiz.”

***


Elbette metanetimizi kaybetmeyeceğiz...

Elbette hizaya gelmeyeceğiz...

Hatta 3-5 güne kalmaz, normal yaşantımıza bile döneriz.

Normal yaşantımıza!

Akşam eve dönerken bir patlamanın içinde kalma olasılığıyla...

Her yerde bomba aramalarıyla...

Patlatılan paketleri kanıksayarak...

Sayıları 4’ün üzerine çıkarsa şehit şehitten sayılarak...

Tetikte...

Normal hayatımıza...

Ta ki, bir başka saldırıya kadar...

Bir başka annenin kapısı çalınıncaya

kadar...


Dilek Önder - Vatan Gazetesi

15 Eylül 2011 Perşembe

ŞİİR, TUTKU ve POSTACI





"Bir şiir açıklandığı zaman sıradanlaşır.Önemli olan okurken hissettiğindir.Ruhunun yorumlaması..."


Dalga sesleri ve şiirlerle dolu bir film izlemek isterseniz işte Il Postino ( Postacı )... Muhteşem güzellikte sıcacık bir adada yaşam, saf temiz bir aşk, güzel müzikler...Sadeliğin ve insani duyguların güzel anlatımı...

Bir italyan balıkçı köyünde geçen film, sıradan bir adamın, uzaktan sevdiği güzel bir kadının ve hayatlarını sonsuza dek değiştiren, gelmiş geçmiş en büyük şairlerden biri olan Pablo Neruda'nın hikayesini anlatıyor. Kendisini şiirle keşfeden bir adamın hikayesi... Aşkı, politikayı, herşeyi keşfediyor.


"hem de tam o yaşta… beni arayan şiir
birden geliverdi. bilmiyorum, nerden geldi.
kıştan mı, bir nehirden mi bilmiyorum.
kim bilir nasıl ve ne zaman.
hayır, sesler değildi, sözcükler
değildi, ne de sessizlikte gelen,
ama bir sokaktan çağrılıyordum,
gecenin dallarından,
birdenbire başka yerlerden,
azgın yangınlar içinden
ya da bir başıma dönerken,
orada yüzüm bile belirsiz,
gelip bana dokunuverdi...."




Il Postino çok naif bir film. Anlamlı, romantik, sonuyla ise yaralayıcı... Sonunun bu kadar dramatik olması beni sarstı ama belki de sonu nedeniyle ayrı bir yer tuttu bende.


Filmin senaristi ve başrol oyuncusu Massimio Troisi'yi de anmadan geçemeyeceğim. Düşük bütçeli komedi filmleri yapan italyan oyuncu Massimio Troisi, kitabın italyanca versiyonu bulmuş ve postacı Mario karakterine aşık olur.Telif hakları, yönetmen falan derken filmin yapım aşamasına gelinir.Çekimin ilk haftasında, küçüklüğünden beri var olan kalp hastalığı nükseder ve kalp nakline ihtiyacı olduğu ortaya çıkar.Ama herşeyi göze alarak filmi bitirir. Montaj aşamasında hayata veda eder Massimio Troisi... Film Massimio 'ya adanır. Ne yazık ki yaptığı bu muhteşem filmin başarılarını göremez.

12 Eylül 2011 Pazartesi

8 Eylül 2011 Perşembe

Bir Fransız Nasıl İngilizce Konuşturulur?



Fransızların kendi dillerine hassasiyetleri açık. Haklarında en çok " başka dil konuşmayan millet " tanımlaması yapılır. Esprisi bile vardır , " ellerine dünya çapında bir anket verir ve ingilizce cevaplamasını rica edersiniz, adamlar üşenmez kendi dillerine çevirir üstüne bir de öneriler kısmını fransızca doldururlar" diye...

Tek kelime fransızca bilmeyen yedi arkadaş Paris gezisinde...Ellerinde Paris şehir haritası ve metro haritası... Yer Paris metrosu...

Binecekleri hattın metrosu gelir fakat iki durak geri gidip, aynı metroyla inecekleri durağa devam edeceklerdir. Son durağa gelirler metro boşalır, yedi arkadaş devam için oturmaktadırlar. İnen yolculardan biri geri dönüp telaşlı bir şekilde inmelerini işaret eder. Metronun tünele çekileceğini zannederek inerler. Ama sadece üçü inmiştir. O sırada metro hareket eder ve üç kişi dışarda dört kişi içerde bakakalırlar. Ne yapalım derlerken aynı hat için bir metro daha gelir ve ona atlarlar. Onlar otururken metro boşalır.Bununla devam eder arkadaşlara da telefon ederiz derken metro hareket eder ve hemen durur. Tünele çekilmişlerdir. Şaşkın şaşkın kalakalırlar. Ne yapacağız derken biri imdat kolunu görür ve asılır.Ve gördükleri her kolu çekerler. Bununla da yetinmezler, açık olan üst camlardan "mösyöööö mösyööööö " diye seslenmeye başlarlar. Niçin help değil de mösyö nedeni bilinmiyor :)) Sanırım Fransızların ingilizce konuşmadıkları konusunda uyarılmalarından :))

Derken ilerki vagonlardan kapı sesleri duyarlar.Bir adam gelmektedir. Makinist gelir ve üç kadını görür görmez avaz avaz bağırmaya başlar. Ama üç kadın ifadesiz bir yüzle adama bakmaktadır fransızca bilmiyorlar ki :)) Adam iyice çıldırır ve ingilizce başlar bu sefer. Aon olarak "sit down" diye bağırır, alarmları kapatır kapıları çarpa çarpa gider. Üç arkadaş gülme krizindeyken yine çarpılan kapıları duyarlar. Adam hışımla gelir, kapatmayı unuttuğu son alarmıda kapatarak, tekrar ingilizce olarak " üç kişisiniz niçin dört alarm " diye bağırarak gider.Ve biraz sonra hareket eder.Metro üç kadının kahkahalarıyla çınlamaktadır.

Hatırladıkça hala kahkaha atıyorum :))

10 Temmuz 2011 Pazar

Mola...

Uzun süredir sevdiğim blogları okuyamaz, yeni bloglar keşfedemez oldum.Yorgunluk mu, rehavet mi bilemiyorum.En iyisi bir süre yokolmak, mola vermek...

Tekrar görüşmek umuduyla hoşça kalın...

3 Temmuz 2011 Pazar

Son Resim...







BİS


Maske ölmek isteğidir sevgilim
takma yüzlerle yaşamak kendi tarihimizi
büyük kopmalar gerekiyor büyük hayatlar için
Kötülük her çağda din değiştiriyor
unutmanın borçları ödeniyor
ruhun imkanları adına
Kundakçı laser yakıyor jeneriği
Şairler gibi sözcüklere tapıyoruz bu dilsiz dünyada
anlam ve kelimelerin içinde bulunduğu koma
prova ediyor başka yüzyılların aynalarında
her kip kullanım hattında buruşuyor
aşk yoksa ölüm de yok
boşlukta kenetlenen ilk buluşma
çekimine girdiğimiz
tarihin parçalayamadığı çekirdek
Hiçbir oyun sonuna kadar masum kalmaz
bunce reel yaşanırken cinnetin enkazı
Metropoller hem İhtilal hem Devlet
el değmeden ayıklanmış ruhun bütün kanalları yayına hazır
oysa dehşet yatıyor derinliklerimizde
dans bittiğinde birimiz ölecek
Gümüş Kurşun hangisine sıkılmalı?
geniş tut bu dansın adımlarını
içimdeki demir kelebek
başkalarının gözlerini kamaştıran
savaş boyalarıdır imgenin dolaşımında
bulmaca kayıtlarına Siyah Kare
hikayeler kendi yasalarının içinden geçtikçe
kramp içindesiniz
yaygın vahşet günlük ölüm over dose


Murathan MUNGAN


(Sergiden önce bitirdiğim son resim.Şimdi TCDD kolleksiyonun da )

30 Mayıs 2011 Pazartesi

Bir Avrupa Kenti...

Sergiyi topladıktan sonra, 27 Mayıs sabahı, yıllık bir okul toplantısı gezisi için istikamet Eskişehir'di.Seyahatler sırasında Eskişehir^den geçmişliğim var ama şehri tanıma fırsatım hiç olmamıştı.
Otelimize yerleşip, Türkiye'nin dört yanından gelen arkadaşlarla hal hatır sorulup sohbet edildikten sonra biraz dolaşmaya çıkıldı. Porsuk kenarında bir yürüyüş ve Haller Gençlik Merkezi...(Gitmeden önce sevgili minimalist'in postlarında gezinti yapıp gerekli notları almıştım)




Daha önceleri sebze-meyve hali olan yer şimdinin çok güzel bir mekanı olmuş.



Orada Nevzat Özbay'ın " Sanatın Ahşap Duruşu" sergisi ile karşılaştık. Antik uslub taşıyan güzel çalışmalardı.



( Sanatçının "Nazım'ın Yalnızlığı" çalışması)

Cumartesi günümüz Porsuk'ta tekne gezisiyle başladı.Bir zamanlar dünyanın en kirli çatı denilen Porsuk, pırıl pırıl, etrafı yemyeşil ve bir çiçek bahçesi, Üzerinde çok şık köprüler...Ee tabi bir hayvansever bir köpekle karşılaşmazsa olmaz.Bu zarif ve mahçup kızla orada tanıştım.




Daha sonra Odunpazarı Evleri'ndeydik. Kentsel dönüşümün en güzel örneklerinden biri.İnsanlar evlerinden çıkarılmadan, kule gibi özenti bloklar dikilmeden yapılan bir dönüşüm.Proje halen devam etmekteymiş.




Odunpazarı Atlıhan Çarşısı

Odunpazarı Evleri'ndeki Cam Müzesi ve içindeki eserler gerçekten görülmeye değerdi.



Her kentte olmasını dilediğim, Belediyeciliğin en güzel hizmetlerinden biri, Şehir Tiyatroları ve Opera 'sı.Ne yazık kı Fazıl Say konserine bilet bulamadık.Tiyatro bilet ücretleri, öğrenci 2 lira, tam bilet 3 lira.Kendi sergimden sonra orada masklar sergisiyle karşılaşmam hoştu.



Ve Kentpark...Plaj...Sazova...Şelale...




Vizyon bu olsa gerek...

Eskişehir, ismine inat, iki büyük üniversitesi ile genç ve gençlik şehri. Her tarafı birbirinden güzel heykellerle dolu,neredeyse tüm sorunlarını halletmiş bir şehir.




Toplu taşıma sorunu yok.Ne yerler oyulmuş, ne üst geçitler yapılmış.Tramvay ayrı bir güzellik katmış şehre.Konuştuğum birkaç esnaf son derece memnun herşeyden."Önceleri yadırgadık pek alışamadık ama şimdi çok memnunuz " diyorlar.

İyi ki gittik, iyi ki tanıdım Eskişehir'i...