31 Ağustos 2009 Pazartesi

Ağır Ölüm

Ağır ağır ölür alışkanlığının kölesi olanlar, her gün aynı yoldan yürüyenler, yürüyüş biçimini hiç değiştirmeyenler, giysilerinin rengini değiştirmeye yeltenmeyenler, tanımadıklarıyla konuşmayanlar.

Ağır ağır ölür tutkudan ve duygulanımdan kaçanlar, beyaz üzerinde siyahı tercih edenler, gözleri ışıldatan ve esnemeyi gülümseyişe çeviren ve yanlışlıklarla duygulanımların karşısında onarılmış yüreği küt küt attıran bir demet duygu yerine “i” harflerinin üzerine nokta koymayı yeğleyenler.

Ağır ağır ölür işlerinde ve sevdalarında mutsuz olup da bu durumu tersine çevirmeyenler, bir düşü gerçekleştirmek adına kesinlik yerine belirsizliğe kalkışmayanlar, hayatlarında bir kez bile mantıklı bir öğüde aldırış etmeyenler.

Ağır ağır ölür yolculuğa çıkmayanlar, okumayanlar, müzik dinlemeyenler, gönlünde incelik barındırmayanlar.

Ağır ağır ölür özsaygılarını ağır ağır yok edenler, kendilerine yardım edilmesine izin vermeyenler, ne kadar şanssız oldukları ve sürekli yağan yağmur hakkında bütün hayatlarınca yakınanlar, daha bir işe koyulmadan o işten el çekenler, bilmedikleri şeyler hakkında soru sormayanlar, bildikleri şeyler hakkındaki soruları yanıtlamayanlar.

Deneyelim ve kaçınalım küçük dozdaki ölümlerden, anımsayalım her zaman: yaşıyor olmak yalnızca nefes alıp vermekten çok daha büyük bir çabayı gerektirir.

Yalnızca ateşli bir sabır ulaştırır bizi muhteşem bir mutluluğun kapısına.


Pablo Neruda

Bazen...





Yalnızdır bazen insan öyle yalnız bakar ki dünyaya. Bazense hiç yalnız değildir nasıl baktığını bilirse.
Bazen büyük görür insan kendini ne acizliktir! Bazen aciz görür ne büyük bir görüş!
Bazen 'bazen' değil 'her zaman' demek gerek. Ama bilmek gerek
ne zaman?
Her 'bezen’in bir zamanı vardır.

29 Ağustos 2009 Cumartesi

Lösev iyilikler çarşısı için ACİL YARDIM..




6 Eylül Pazar günü Cam Piramit’te, binlerce lösemili çocuğumuz ve
ailesinin gıdadan temizliğe, beyaz eşyadan mobilyaya, kıyafetten
kırtasiyeye kadar pek çok ihtiyacını karşılayabileceği
‘LÖSEV İYİLİKLER ÇARŞISI’ için acilen 1.el OYUNCAK, KÜÇÜK EV
ALETLERİ, HALI ve HER YAŞTA HER CİNSTE AYAKKABI ihtiyacımız
vardır. vakıf için buraya lösev lösemili çocuklar vakfı iletişim için
esen ergörün 0312-447-06-60 dahili 210 - sadece 1hatfa kaldı sesimizi
duyuralım...

NOT: Bağış yaparak destek olan firmalara bağışları karşılığında LÖSEV
Bağış Makbuzu iletilmektedir. Bu sayede bağışçı firmalar, bağışlarının
% 100’ünü vergilerinden düşebilmektedirler.

DİPNOT:herkes yayınlayabilir blogunda ne kadar çok kitleye ne kadar
çok insana ulaşırsak o kadar iyi arkadaşlar haydi herkes pc başına
.

25 Ağustos 2009 Salı

22 Ağustos 2009 Cumartesi

Otoban Yalnızlıklar



Otobanlar,sanki çağımız insanının yalnızlığı..Ne kadar yollar yakınlaşsa da sevemedim otobanları.Çukuru engebesi olmayan dümdüz ruhsuz yollar.Uzun Uzun uzayan önümüzde bomboş yollar.oysa kasabalrın içinden geçen,köylerin yakınlarından kıvrılan yollarda hep bir yaşanmışlık var.Böyle yollardan geçerken düşünürüm hep.Nasıl hayatlar yaşanıyor, hangi sevinçler, hangi hüzünler paylaşılıyor? Ve hep aklıma "Han Duvarları" şiiri gelir.Hani, Faruk Nafiz'in, İstanbul insanını ilk kez Anadolu insanı ile yüzyüze getirdiği şiir.Anadolu yolları o yolların hanlarındaki insan portreleri..

"Bir pırıltı gördümü gözler hemen dalıyor
göğüsler çekilerek nefesler daralıyor
şişesi is bağlamış bir lambanın ışığı
her yüzü çiziyordu bir hüzün kırışığı"

Kimi zaman gözümüzde büyüttüğümüz, kimi zaman hemen göze aldığımız yollar.Kimi zaman ayıran, kimi zaman birleştiren yollar, hikayelerle dolu yollar.Bir çoğumuz farkında olmasakta yollar çok şey anlatır insana.Belki de bu yüzden insanların "yol" filmlerine bağlanmaları, onlarda farklı birşey bulmaları, farklı bir yere koymaları.Unutulmaz "Vengo" filmini yapan Tony Gaflit, "ben yol filmleri yaparım çünkü yollar benim memleketimdir" der.Her yolculuk filmi bir insanın metaforudur aslında.Tıpkı kamyon arkası yazılarında olduğu gibi.Yolların olmazsa olmazları, bir çeşit yol özdeyişleri.

-isyankar mahkum salvador
-sen doğan güneş, ben yollarda çilekeş
-insanlık buysa üstü kalsın
-aşıksan vur saza, şoförsen bas gaza

Hepsinde ayrı bir serzeniş, ayrı bir ironi var.
Uzaklar bazen dinlendirirmiş insanı,gözlerimizin uzaklığa bir yakınlığı olduğundan...Bir gece, başını otobüsün camına dayamış giderken, birden, ummadığın bir anda yakalar seni şehirlerarası hüzün.Bazen tek bir tabela veya yol kenarında bir evden sızan ışık götürür seni biryerlere...

"öyle yanına almak istediğin üç şey falan yok
bir kendisi
bu yeter zaten
herşeyi, herkesi götürdün demektir
keşke kendini bırakıp gidebilse insan
ama olmuyor"

Can Yücel'in gitmek şiirinde dediği gibi "ama olmuyor"

Yalnız olmayan yolculuklara.. İyi yolculuklar...



dalgaları aşmak

Dünden bugüne ..

Pehpehler, pohpohlarla çok itleri at
yaptık,
Uçurduk da göklere alkıştan kanat
yaptık,
Hiç yoktan başımıza koca saltanat
yaptık,
Üstüne çul vursanız, it onu kanat
sanır,
Eşeğe gem vurmayın, kendisini at
sanır.


Namdar Rahmi Karatay geçmişte yazdığı bu dizeleri,günümüzde yazmış olsaydı yadırgarmıydık ?

20 Ağustos 2009 Perşembe

Dünya yine dönmekte



Önemli olan kedi gözüyle yürümektir
gecede... Emin adımlarla, alevlere meydan okuyarak geçebilmelidir insan,
elindeki gazyağlı lamba ile....
Öğrendim ki kelebeklerin ömrü çok kısa ama
uçabiliyorlar maviliğe...

17 Ağustos 2009 Pazartesi

Kusma Kulübü

“Hayat mutlu olmak içinmiş! Benimki mutsuzluğuma alışmaktan ibaret. Eğer hayat ölümümüze doğru akan, uzunluğu belirsiz bir ırmaksa, bana ait olana hiç bir kolun bağlanmadığını da söylemeliyim: Dar kanyonların arasına sıkışmış, coşkusuz ve yatağını derinleştiremeyen cılız bir akıntı benimki... Dışarıda nakarat gibi bir yağmur, penceredeyse insanı itirafa zorlayan, buyurgan bir loşluk var. Cama gecenin kumaşından dokunmuş bir perde gibi asılmış bu belirsizliğin gerisinde, geçmişini yitirenlere özgü bir yalnızlığın koynunda ürperiyor ve telefona kurtuluşa uzanan, ırmağın üzerindeki yıkılmamış son köprüymüş gibi bakıyorum” cümleleriyle başlayan Mehmet Eroğlu’nun “Kusma Kulübü” sayfalar ilerledikçe sarsıyor ,irkiltiyor.
Ana hikayenin yanında,karakterlerin yan hikayecikleride çok çarpıcı…Bütün karakterlere mutsuzluk ve hüzün hakim.Mutlu olanlarda var elbet, vurdumduymaz bir hayat sürenler...

“İnsan eğer insan kalacaksa, taraf tutmak zorundadır” (Graham Grene)

Ve Mehmet Eroğlu kitabını “taraf tutup, insan kalanlara” ithaf ediyor.

Gerçeğe ulaşmak için kendimizi kuşku fırınında pişirmeli,sonra da ruhumuzun iskelesindendenizlere uğurlayabilmeliyiz. Sayfa 62

Umudun iki güzel kızı vardır:Öfke ve cesaret.Öfke,olanlara dayanabilmek, cesaretse değiştirebilmek için. sayfa 355

13 Ağustos 2009 Perşembe

Hayat



"Kader sana hayat diye ekşi bir limon uzattıysa, sen üstüne tekila ve tuz iste."

Meksika Atasözü

(Resim Vladimir Rush)

12 Ağustos 2009 Çarşamba

Sızısız ve ıssız..




Gündelik hayatta her şey pürüzsüzce akıyor gibi gelir bize. Taş katıdır. Ateş yakar. Sular serindir. Yol yolcuyu bekler. (…) Böyle bildik, çünkü, böyle bulduk. Şaşırmaya gerek yok. Mecnun olmaya mahal yok. Her şey olduğu yerde kalsın. Yeni sorularla yeni kaygılar doğurmanın lüzumu yok. Aklına de ki, “Otur oturduğun yerde!” “Dur durduğun yerde!”

Bugün de böyle..

11 Ağustos 2009 Salı

Bir dosttan öykü..

HAYALLER ÇUVALLARDA

Güneş tepede… Caddelerde ortalığa savrulmuş çöpler… Çöplerin üzerinde yiyecek bir şey arayan sahipsiz inekler… Sinek vızıltıları arasından telaşla bir gölgeyi arayan insan güruhu… Ben babamın arkasında gevşek adımlarla nereye gideceğimizi merak ederek yürüyordum. Kavurucu öğle sıcağına aldırmadan şehir denilen mekanı inceliyor, keşfetmeye çalışıyordum. Kaldırımlar; etrafında taşlar, taşların arasına toprak doldurulmuş köy evlerimizin etrafındaki tümsekleri andırıyordu. Tek fark tümseğin birleştiği yerde dükkanlar ve yer yer dükkanların önünde cılız, belli ki su verilmemiş, akasya ağaçları vardı. Ha! Bir de yolla kaldırım arasında bir su kanalı, kanalda karpuz kabukları, boş poşetler yüzüyordu. Şehir denilen yer bura mıydı? Yoksa bu kaldırımlar beni, hayal ettiğim o fiyakalı ışıkların küçük hayal dünyamda parıldadığı yere mi götürüyordu?

Köyde biz çocuklar bir araya geldiğimizde hep hayalimizdeki şehri birbirimize anlatırdık. En beğenilen hayal şehri seçiyor, anlatıcıyı birinci ilan ediyor ve en iyi şehir planlayıcısına, kendi aramızda topladığımız parayla leblebi tozu alarak ödül veriyorduk.

Belli ki biz çocukların kafasındaki şehir değildi burası. Köyümüzün, dükkanları çoğaltılmış biçimiydi. Çünkü köyümüzde Kekeme’nin sadece dükkanı vardı. Ayrıca herkesin bir takma adı olurdu burada. Bir gün ben, Şeker, Hedik ve Fişek gofret almaya gitmiştik. Şeker gofretlerden birini alarak tadına bakınca Hasan Amca telaşlanarak:

- Bııı raaaaaa kkkkkk o nuuuuu , deyince o günden sonra bizim Hasan Amca’nın ismi Kekeme kaldı.

Ben şehre gideceğim günü bütün arkadaşlarıma söylemiş, onların arasından en ayrıcalıklı kişi olmuştum. Onların bana gıptayla bakışları beni daha da ayrıcalıklı kılıyor, içim içime sığmıyordu. İçimizden Şeker, köyün içinden koşarak:

- Bilge yarın şehre gidiyooor, yarın akşam yeni bir şehir hikayesi varrr. Ödülümüz bu defa leblebi tozu değil bir paket gofrettirrrr, kesin yine Bilge kazanacaaakk, iyi hazırlanın arkadaşlarrr!

Şeker’in babası, Şeker bir yaşındayken ölmüş, annesi de komşu köylerden birine evli gitmişti. Köyün koyunlarını güderek karın tokluğuna çalışan Şeker her evde bir gece kalırdı. Şehre gideceğim günün akşamı geceyi birlikte geçirdik. Şeker kafasını yatağa koyar koymaz horlamaya başladı. Ben şehri göreceğim diye çok heyecanlıydım, hiç uyumadım. Erkenden de babamı uyandırdım, hazırlıklarımızı yaptık evden çıktık.

* * *

Babam, önünde rengârenk top kumaşların olduğu bir dükkâna girdi. Annemi sevindirmek içinden geçmiş olmalı ki kadife eflatun bir kumaşı parmaklarıyla okşadıktan sonra bir elbiselik kestirdi, sardırdı ve koltuğumun arasına sıkıştırırken yüzündeki tebessümü de bana gösterircesine eğildi, gözlerimin içine baktı ve kafasıyla çıkmamı işaret etti.

Karşılıklı dükkanların arasından geçen yolu iki şeride ayıran telefon direklerinin birine iri memeli bir kadın yaslanmış, oradan geçenlerin hepsini tanıyormuş gibi:

- Ahmet bugün beni hiç görmedin!

- Ali kaynanan iyileşti mi?

-Ulan seni hınzır beni görünce yüzünde güller açıyor !

-Ben mi?

-Cemilciğim sen tabi, başka kimin oteline günlük para yatırıyorum ki.

-…….

- Akşam erkenden geleceğim haberin olsun!

-Tamam efendim teşriflerinizi bekliyoruz(!)



Dükkânlara girip çıkmalar, karınca yuvalarını andırıyordu. Kimileri de sırf güneşin kavurduğu kelleri biraz serinletmek için içeri girip bir şeylerin fiyatını sorar, işime gelmedi edasıyla toprak kaldırımları arşınlardı. şehir esnafı da artık içeri girenlerden kimlerin alıcı olduğunu biliyor olmalıydı ki hemen önünden geçtiğimiz eczaneden biri yaka paça dışarı fırlatıldı. Eczacı olmalı:

- Defol, bir daha adımını buraya atayım deme!

Adamcağız sırtını akasyaya dayadı, derin bir nefes aldı, alnında kristalleşmiş terleri koluyla sildi, etrafı kontrol edercesine çevresine bakındı:

- Senin verdiğin ilaç, fareleri öldürmedi sahtekâr, diyerek gözden hemen kayboldu.

Uygarlık tohumunun yeşerdiği mekan burası mıydı? Yoksa büyüklerimiz de bizim gibi hayal şehirlerle mi avunmuşlardı? Şeker’e ne anlatacaktım? Ya diğerlerine. Hedik yine: ‘Vay be! Ne güzel bir yer, tam da benim yerim.’ diyecek miydi? Fişek, boynunu bükerek tırnaklarını heyecandan kemirecek miydi?

Güneş, tepelere doğru eğilmiş, evlerin gölgeleri iç içe geçmiş, dağların doğu yamaçlarından koyun sürüleri inmeye başlamış, şelâlelerden akan serinlik bütün köyümüze yayılmıştı. Ben boş bir çuval gibi kapıya yığıldım. Hayallerim boşalmış, bomboş bakışlarımla arkadaşlarımın arasında Şeker’i aradım. Hedik:

-Şeker gitti, başka bir köye! Gözlerin onu arıyorsa boşuna, diyen Hedik’in boşalmaya hazır bir bulutu andıran gözlerini gizlemeye çalışması, küçük ve bakir hayellerimizin parçalandığını anlatıyordu. Tipki yağmur tanelerinin sert bir zemine çarpması gibi…

Kimi zaman hayalleriniz taze açılmış bir kır çiçeğidir, bahar yağmuruyla da ıslandılar mı, parlaklığı sizi sizden alır. Sonra birileri onun parlaklığını alır, birileri de kurutur; ama kuytu bir serinlikte kalan kır çiçeği tazeliğinden bir şey kaybetmez. Sanırım o da Şeker’imizdir.



Aydın Üzen

10 Ağustos 2009 Pazartesi

Yalnız bir opera




Ne zaman ki, yeniden canlanır bağışlamasız belleğimizde
bir anın, yalnızca bir anın bütün bir hayatı kapladığı anlar
o tiktaklar kadar önemsiz kalır şimdi
hayatımıza verdiğimiz bütün anlamlar....

(Yalnız bir opera-Murathan Mungan)

8 Ağustos 2009 Cumartesi

Uçurtma Avcısı



Afgan yazar Khaled Hosseini ve Uçurtma Avcısı...Okumakta bu kadar geç kaldığım için kızdım kendime.Okurken, insan boğazının sıkıldığını, tıkandığını hissediyor.Dostluğun ,anıların ,geçmişin bir yeri terk etmekle bitmediğini içimizi burkarak anlatıyor.

"Emir ve Hasan, Kabil'de monarşinin son yıllarında birlikte büyüyen iki çocuk... Aynı evde büyüyüp, aynı sütanneyi paylaşmalarına rağmen Emir'le Hasan'ın dünyaları arasında uçurumlar vardır: Emir, ünlü ve zengin bir işadamının, Hasan ise onun hizmetkârının oğludur. Üstelik Hasan, orada pek sevilmeyen bir etnik azınlığa, Hazaralara mensuptur.

Çocukların birbirleriyle kesişen yaşamları ve kaderleri, çevrelerindeki dünyanın trajedisini yansıtır. Sovyetler işgali sırasında Emir ve babası ülkeyi terk edip California'ya giderler. Emir böylece geçmişinden kaçtığını düşünür. Her şeye rağmen

arkasında bıraktığı Hasan'ın hatırasından kopamaz.

Uçurtma Avcısı arkadaşlık, ihanet ve sadakatin bedeline ilişkin bir roman. Babalar ve oğullar, babaların oğullarına etkileri, sevgileri, fedakârlıkları ve yalanları... "

Bir tarihin perde arkası,zengin bir kültüre ve güzelliğe sahip toprakların aşama aşama yok edilişi ve Afganistan'da çocuk olmak......

Bana öneren arkadaşıma sevgiyle ...

6 Ağustos 2009 Perşembe

Kuzeyin Oğlu..



5 Ağustos Çarşamba gecesi, yer Ayvalık Anfi Tiyatro...

Bir insan sahneye bu kadar mı yakışır,bu kadar mı devleşir,bir o kadar da samimi ve içten olabilir.
Söz konusu "Volkan Konak" sa oluyormuş demek ki...Daha ilk sözleriyle kavradı izleyiciyi."Nazım" la başladı "Göklerde Kartal Gibiyim" diyerek devam etti.Yeri geldi şiir okudu, yeri geldi kahkahalara boğdu, yeri geldi ülke gündemine dair konuştu.
Hatay'daki konserinden,1200 km.direksiyon başında,konserden birbuçuk saat önce gelmişti Ayvalık'a.Saat 21.00 de sahne aldı ve 23.30 a kadar söyledi söyledi söyledi...Ve koca Anfi Tiyatro Kuzeyin oğluna coşkuyla eşlik etti.Muhteşem bir maestro ve muhteşem koro Ege'nin yıldızları altında yüreklerini birleştirdi.
"Yaş akar gözüm sızlar
ne kalır gerisine
herkesin bir derdi var
durur içerisinde "
Dün gece herkes çıkarttı içindeki derdini fırlattı gökyüzüne.
Sahneye çıktığında, "bu gece sizlere aşk yaşatacağım, birlikte aşk yaşayacağız" demişti.Verdiği sözü tuttu Kuzeyin Oğlu.

Türküler kadar uzun olsun ömrün...İyi ki varsın.

3 Ağustos 2009 Pazartesi

Okuduklarımdan(2)



"En uzun yolculuklar, insanın kendi içinde çıktıklarıdır." (Yüz: 1981, syf: 373)


"İnsanları sıradanlaştıran akıl ve zeka yetersizliği değil, hayata yönelik eğilim ve seçimleriyle ahlaki tutumlarının sığlığıdır…" (Yüz: 1981, syf: 419)

"Acı çekmek bize herşeyi, en çok da kendimizi duyumsayıp kavrayabilme yeteneğini verir." (Yüz: 1981,

"Acı çekmeyenlerin, acı çekme yetenekleri yoktur ve bu kişinin ruhsal zenginleşmesinin önündeki bir eksikliktir…" (Yüz: 1981, syf: 304)

"Özlemek acıyla akrabadır; lokomotifle katar gibi. Ama hangisi ötekini çeker, işte bu belirsizdir." (Yüz: 1981, syf: 407)

"Yaşam en çok suya benziyor. Hangi yatakta akarsa onun şeklini alıyor. Biçimi, kararlı bir tarzı, bilinen bir örgüsü, kokusu ve siz katmadıkça da bir rengi yok… Ama insan suyun hayat verdiği gibi, sel olup herşeyi yıkabileceğini de unutmamalı." (Yüz: 1981, syf: 134)

2 Ağustos 2009 Pazar

Susma Hakkı



"Sözlerin bumerang gibi
döner yaralarsa seni
ağzın dilin gereksizdir
susarsın..."
Gülten Akın

Susmak birşeylerin anlatımıysa,şüphesiz en anlamlı şeydir.Sessiz bir bekleyiştir susmak.Bazen fark edilmek,doğru algılanabilmek için bir fırsat,bazende bir öfkedir suskunluğumuz.Kabul etmek değildir her zaman suskunluk ve bu sessizliğin anlamı sadece kişide gizlidir.
Bir duruş,bir soluklanmadır susmak.

Susarız...